medya sensin, paylaş!

Yurtta Savaş, Cihanda Savaş

Uluslararası ilişkilerde aktörler; devletlerin gerçek güçlerine ve büyüklüklerine göre planlarını yapar ve hareketlerini belirlerler ve nihai noktada, uluslararası ilişkilerde aktörler; reel politiğe göre hareket ederler. Güç gerektiren anlarda neler yapabileceğinize dikkat edilir; tehditler karşısında nasıl davranacağınız gözlenir. Yani sert-hard gücünüz, bu alandaki kapasiteniz ve kabiliyetleriniz önemsenir. Bu yönüyle Türkiye göründüğünün, iddialarının oldukça gerisinde bir ülkedir. Küçük gelişmelerle teselli olmanın dışında ciddi bir savunma-silah sanayisi kuramaması ve bu alanda dışa bağımlılığı nedeniyle Türkiye'nin global, hatta bölgesel bir aktör olması sadece parlak bir söylemden ibarettir. Teknolojilerin yarıştığı, elektronik yazılımlara dayalı savaş araçlarının etkili olduğu bir çağda milyona yakın kalabalık bir ordunun varlığı fazla bir şey ifade etmeyebilir. Hele ordunun kullandığı savaş makineleri başkaları tarafından yapılıyor ve size belirli rezervlerle veriliyorsa, bunların (savaş uçakları, savaş gemileri, füzeler, tanklar, radarlar vb.) kodları ve yazılımları başka ülkelerin elinde ise, bu cihazların bazı ülkeler tarafından bloke edilme imkânı varsa, sert gücünüz düşmanı caydırmayacağı gibi, dostlarınıza da güven vermez.

Eski dünyanın merkezinde, problemlerin ağında, dünyanın en stratejik noktasında bir coğrafyanız varsa etkili bir sert güce sahip olmak zorundasınız. Çünkü diplomasi, dış politika parlak söylemlerle bir yere kadar götürülebilir. Bu söylemlerle iç politikada çoğunluğu ikna edersiniz ama dış politikada yaw he he denilen bir ülke olmanın ötesine geçemezsiniz.

Uçak düşürülüyor ülkenin yarısından fazlasından alkış tufanı kopuyor. Sanırsın ki Mars'a roket fırlatıyoruz. O yüzden "Ooo savaş uçağı düşürdük, Türk'ün gücünü gösterdik, Osmanlının çocukları geri döndü" gibi ipe sapa gelmez bir fikirsizlik beyanıyla alkış tufanları arasında kendimizi dev aynasında görmekten vazgeçelim. Türkiye etken bir güç değildir, edilgen bir güçtür. Düşürme olayının hemen akabinde arkasına Nato'yu almak istemesi de buna en bariz örnektir. Mahalle aralarında dalaşan iki çoçuktan birinin konuyu mahallenin abilerine iletip onların arkasında olay yerine dönmesi şeklinde de okunabilir.

Bu Türkmenler mevzusu olmasaydı Türkiye'nin tepkisinin böyle olmayacağını hepimiz biliyoruz. Kendisince bir gerekçe oluşturan ve fırsatını bulur bulmaz bunu gerçekleştiren bir mantık, uluslararası güç dengelerini iyi okuyamamakla birlikte, kendisini de ateşe atar. Tıpkı Türkiye yetkililerin şuan U dönüşü yapmaları gibi.

Uluslararası hukuk kurallarına göre sınırlarının güvenliği açısından haklı olan taraf Türkiye olmasına rağmen, samimiyeti şaibeli bir ülke olduğumuz gerçeği değişmez. Sınırları radikal örgütlerce delik deşik tecavüz edilmiş bir devlet bunu yaparsa, hele bunun arkasındaki ana amacın güvenlik, angajman kuralları vs. olmadığını görmek çok zor değil. Türkmenler kartı üzerinden Türkiye'nin neyi kovaladığı ve kimlere destek verdiği aşikârdır. Uluslararası kamuoyu da bunun bilincindedir ve bu yavaş yavaş dillendirilmeye başlanan gerçekler başımızı ağrıtacaktır.

Kaldı ki yurtta savaşıp, cihanda da savaşamazsınız.