medya sensin, paylaş!

​Türkiye yaka paça savaşa sürüklenirken


"Savaşların amacı hep toprak fethi olmuştur ama modern, ticari çağda zenginlik, kredi ve ticari kontratlardan sağlanır, toprak ele geçirerek değil. Gelişmiş ülkeler arasındaki savaşlar hem saldırgana hem de kurbana zarar vereceği için son derece irrasyoneldir. Gittikçe demokratik ve ticari hale gelen dünyada artık ne halklar ne de bankacılar savaşlara izin verecektir."

Yukaridaki satırlar 17 milyon insanın ölüp 20 milyon insanın yaralandığı 1. Dünya savaşından yanlızca 4 yıl önce İngiliz yazar, gazeteci ve parlamenter Norman Angell tarafından kaleme alınmış ve 2 milyon basılmıştı.

Bunun Türkiye'nin savaşa sürüklenmesiyle ne ilgisi var diyeceksiniz? İşte savaşlar böyle hiç beklenmedik bir anda, beklenmedik bir hızda ve ölçekte çıkıveriyor. Tarihçilere ise yıllar sonra aslında sözkonusu savaşın ne kadar da göstere göstere geldiğini tespit etmek kalıyor.

Ve doğup, büyüdüğümüz Türkiye şu an itibariyle, belki de yıllar sonra 'aslında işlerin bu noktaya gelebileceği baya da belliymiş' dedirtecek bir eşikte korkarım ki.

Savaş mı? Tehdit ne? Düşman kim?

'Havuz medyası' da denilen, Tayyip Erdoğan ve yakın çevresine bin türlü çıkar ilişkisiyle bağlanmış, Sabah, Akşam, Yeni Şafak vb. medyada günlerdir savaş tamtamları çalıyor. Eğer duymadıysanız, burnunuzu tıkayıp, derin bir nefes alın ve sözkonusu gazetelerden birinin ana sayfasını açın.

Bilgi kirliliği ve çarpıtma had safhada. Tehdit edilen kim ve niye? Türkiye kime, ne zaman ve niye müdahale yapacak? Bu tırmanışa yol açan gelişme ne? Neden şimdi? Böyle bir operasyona uluslarası destek var mı? Yoksa eğer Türkiye daha kapsamlı bir savaşı tetikleme ve Türkiye topraklarını da yabancı güçlerin müdahalesine açma riskini almaya hazır mı? Müdahalenin amacı ve sınırları neler? Başarının tanımı ne? Seçimlerde iktidarıni kaybetmiş bir hükümetin giderayak savaş çıkartma yetkisi var mı? ... İlk anda akla gelen bu sorulara verilen cevapları bir tutarlılık ve mantık çerçevesine oturtmaya çalışırsanız mantık devreleriniz kısa devre yapıp yanabilir.

Ancak akla zarar bu savaş çığırtkanlığının tozu dumanı arasına dalıp öne çıkan bir-iki ana temayı ayıklamak istiyorum:

Maçın başlangıç düdüğünü Erdoğan çaldı

Geçen Cuma, savaş tırmanışı Tayyip Erdoğan'ın çıkıp 'Türkiye'nin Güneyi, Suriye'nin Kuzeyinde bir devlete bedeli ne olursa olsun izin vermeyiz' demesiyle başladı. Burada dikkat çekici olan şu: IŞİD ve Daiş adıyla anılan İslam Devleti, bundan tam bir yıl önce kurulmuş ve Türkiye'nin Suriye'yle olan sınırının yarısından fazlasına yayılmıştı. Tayyip Erdoğan o zaman böyle cengaverce bir çıkış yapmamıştı. Ne zaman ki laik, demokratik Rojava Kobani ve ardından Tel Abyad'ı IŞİD teröristlerinden temizledi, Erdoğan infial etti. Demek ki Türkiye'nin NATO ortakları da dahil olmak üzere dünyanın yarısına savaş ilan etmiş soykırımcı, köleci faşist IŞİD Erdoğan'ı rahatsız etmiyor ama laik, çoğulcu Rojava savaş sebebi. Üstüne üstlük Rojava'dan Türkiye'ye yönelik ne sözlü ne fiili bir saldırı yaşanmış. Üstü örtülü bir tehdit bile yok. Daha birkaç ay önce Süleyman Şah'ın türbesi IŞİD bölgesinden kaçırılıp YPG gözetiminde bir Kobane civarında bir Kürt köyüne taşınmıştı. Düşman seçimindeki komediye bakar mısınız?

Pekala, sonra?

Yalan haberlerle milliyetçilik tırmandırılıyor

Sonra, düğmesine basılan havuz medyası 'PYD Daiş'ten daha tehlikeli', 'Zaman daralıyor', 'Bu savaş çok büyüyecek' sloganlarıyla kulakları sağır eden bir gürültüyle savaş tamtamları çalmaya başladı. Sabah gazetesi Yılmaz Bilgen adında medyaya Suriye'deki El Kaide uzantısı grupların militanlarıyla sarmaş dolaş cihat işaretleri yaparken çekilmiş fotoğrafları yayılan bir cihatçı/gazeteci'nin 'YPG 800 Türkmeni rehin aldı' adlı asparagas haberini sürmanşet yayınlandı. Aslı astarı olmayan bu haberin ömrü 24 saat sürmedi ama toplumu alelacele savaşa hazırlamaya çalışırken bir gün bir yıl değerindeydi. Aynı AKPsever-savaşsever basın Şii Türkmenler Tel Afer'de IŞİD tarafından kör testereyle doğranırken çekirdek çitleyerek izliyordu.

Bugünün menüsünde ise Çin'in Sincan bölgesinde Uygur Türklerine karşı kanlı bir Ramazan ayı vahşeti uygulandığının 'haberleri' vardı. Haberlere eşlik eden resimler sahte. Sincan'da Uygur Türklerinin yaşadığı ve Pekin rejimi tarafından baskılandıkları bir vakıa ancak son 24 saatte fırtına gibi esen 'Doğu Türkistan'da katliam' haberleri hepimizin milliyetçi damarını canlandırmaya yönelik uydurma yayınlar. Bu konuda serinkanlı bir analizi Çin'de yaşayan araştırmacı Mehmet Söylemez yaptı. Okumanızı tavsiye ederim.

Örnekler çoğaltılabilir. Özet şu: Erdoğan'ın havuz medyası savaş ajitasyonu için tam mesai çalışıyor.

Güvenlikli bölge efsanesi

Bir an için Erdoğan ve ekibinin endişelerinde haklı olduğunu varsayalım. Diyelim ki PYD, gerçekten de Daiş'ten daha tehlikeli. Esad'ın devrilmesi Türkiye'nin bir numaralı ulusal güvenlik meselesi. O halde savaş zamanı gelmiş. Peki Türkiye'nin planı ne?

Afrin'le Kobani arasında yaklaşık 100-110 kilometrelik bir güvenlik hattı oluşturmak! Suriye haritasını yalayıp yutmamış olanlar için: Bu bölge iki Kürt Kantonu arasında yeralıyor ve AKP hükümetinin üstü kapalı desteklediği IŞİD ile açıktan desteklediği ve içinde El Kaide uzantısı El Nusra'nın da yeraldığı muhtelif muhalif grupların elinde bulunuyor. O halde Kürtleri tepelemek için müttefiklerine mi saldıracak AKP? Uluslararası cihatçı terörizmin komuta ve lojistik merkezi haline gelmiş Türkiye IŞİD'e saldırırırsa daha geçen gün Kobani'de 220'den fazla sivili çoluk çocuk telef etmiş IŞİD'in İstanbul'da patlatacağı bombaları, Ankara veya Adana sokaklarında estirebilecekleri terörü düşünebiliyor musunuz?

Sahi bu güvenlikli bölge kime karşı kimin güvenliğini sağlayacak? Şu ana kadar Suriye iç savaşı kısmen bir 'vekalet savaşı' da olsa bir 'iç savaş' görüntüsündeydi. Türkiye, Katar ve kısmen İsrail cihatçı güçleri desteklediler. Rusya ve İran Suriye rejimini destekledi, İran Hizbullah üzerinden dolaylı askeri müdahalede de bulundu. Amerika uzun süre kafasına uygun partner bulamadıktan sonra utangaçça da olsa Kürtlere yakınlaştı. Velhasıl herkesin çorbada tuzu vardı ama Suriye savaşı 'iç savaş' olmayı sürdürdü. Şimdi Suriye'de hiçbir varlığı ve söz hakkı olmayan Türkiye'nin işgali kaçınılmaz olarak bir uluslarası savaşı tetikleyecek ve 30 kilometre derinliğinde bir 'güvenlikli bölge' için 800 bin kilometrekarelik Türkiye potansiyel muharebe alanı haline gelecek.

Peki Batı ne diyor bu işe? Bugün ABD dış işleri sözcüsü Mark Toner 'Türkiye'nin böyle bir planından haberdar olmadıkları' açıklaması yapmış. Erdoğan ve örgütü bu güvenlikli bölge meselesinien son Aralık'ta tırmandıklarında ABD'den kesinlikle desteklemediğini açıklamıştı. Amerika'nin pozisyonu değişmedi. Bunu daha önce de detaylı olarak yazdım .

O halde tabloya bir daha bakalım: Neden düşman olduğunu anlamadığımız bir grup insanı (Suriye Kürtleri) baskı altına almak için o grupla savaş halinde olan başka birilerinin (El Nusra, IŞİD, ÖSO) kontrolündeki bir bölgeye müttefiklerimizi (ABD, İngiltere, vb) karşımıza alma pahasına girip zaten ilişkilerimizin bozuk olduğu bir devletin (Suriye) topraklarını ihlal ederek diğer komşularımızın (İran ve Rusya) desteklediği bu devletle savaş başlatmış oluyoruz.

Bu işin mantığına ikna olanınız var mı? Koparılan onca gürültüye rağmen kimle ne için savaşılabileceğimizi bile anlayamıyoruz. Acaba istenilen de bu mu?

Bu işten Erdoğan'ın beklentisi ne?


Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 7 Haziran'da politik kariyerinin en büyük şamarını yedi ve kendini desteklemeyen çoğunluğa karşı savaş açtı. 2000'li yıllardaki kapasitesini yitirip bir avuç çapsız 'fedai' dışında etrafında adam kalmayan Erdoğan 'nankör' Türkiye halkını 'kaos'la terbiye etmeye çalışıyor. Son bir yılda Ergenekon davasından içeriği aldığı kesimleri 'beni yanılttılar' diyerek dışarı salıp askeriyenin ulusalcı damarıyla ittifak aradı. Bir yandan da IŞİD, Hizbullah gibi terör örgütleriyle MİT üzerinden ilişkilerini sıkılaştırarak kendine paramiliter bir sokak gücü oluşturdu. 'Türkiye'yi terbiye etmek kazanabileceği bir savaş değil ancak dışarıda savaş, içeride etnik-mezhepsel kapışma ve terör eylemleriyle kaosun doruk noktasına vardığı bir noktada 90'ların başında Peru başbakanı Fujimori'nin yaptığı gibi asker ve bürokrasi ile işbirliği içinde kendine bir sivil darbe yapıp seçimle alamadığı 'başkanlık' koltuğuna sivil bir darbeyle konabilir. İşte Erdoğan'ın 'çılgın planı' bu gibi gözüküyor. Fujimori 1992 yılında yaptığı 'autogolpe' (oto-darbe) kendine darbe yaparak istibdat rejimi kuran ilk sivil başkan olarak siyaset tarihine geçmiş, daha sonra da dünya tarihinde insanlık suçlarıyla kendi ülkesinde ceza alan ilk devlet başkanı olarak şöhretine bir kez daha şöhret katmıştı. Şimdi Lima'da bir cezaevinde çürüyor.

Psikolojik analizi psikologlara bırakalım

Şimdi diyecekseniz buradaki büyük riski Erdoğan görmüyor mu? Hadi bırakalım Türkiye'nin çıkarlarını bir tarafa, böylesi bir kanlı macera Erdoğan'ı kişisel olarak nereye götürüp bırakır? Fujimori örneğini Türkiye coğrafyasına yeterince yakın bulmadıysanız bir de Sırp Başkanı Slobodan Miloseviç'i hatırlayalım: O da iktidarda ömrünü uzatmak için bir başkanlıktan diğer bir başkanlığa atlamaya çalışmış, kendi zorladığı erken seçimleri kaybetmiş, daha sonra Kosova'da tırmandırdığı kan banyosuna NATO müdahale edince bölgeden çekilmek zorunda kalmış, seçimlerden bir kere daha yenilgiyle çıkıp ordunun desteğini de kaybedince Belgrad'daki villasında 26 saat süren bir silahlı çatışma sonucunda sağ ele geçirilmişti. Miloseviç daha sonra işlediği savaş ve insanlık suçlarından ötürü Lahey'de yargılandı ve 2006'da hücresinde kalp krizi geçirerek öldü.

Bu örnekleri ben biliyorsam Erdoğan veya danışmanları bilmezler mi? Ona göre ölçülü ve tedbirli olmaları gerekmez mi? Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı görevini efendice tamamlayıp emekli olmasında ne sakınca var? Böyle masum sorular sorabiliriz tabii. Ancak bu insanların kafalarının içine girip düşüncelerini anlamak mümkün değil. Psikolojik analizi psikologlara bırakalım ancak şu tespiti yapmakla yetinelim: Türkiye'nin hala birçok kurumunu kontrol altında tutan bu ekip, sağduyularına güvenmememiz için bize yeterince sebep verdiler şu son 13 yılda.

Herkes uyanık olmalı

Büyük iddialarla yazılan alarmist yazılar yazmaktan hoşlanmıyorum. Ancak tehlike bu derece büyük ve yakınken sessizce izlemek de büyük sorumsuzluk. Daha önce de belirttim - Erdoğan ve ekibi, kapasiteleriyle orantısız hırslarının bedelini hem komşularımıza hem de tüm Türkiye'ye ödetmeye devam edecek gibi gözüküyor. Demokratik kamuoyunun çok büyük bir duyarlılık gösterip bu savaş tırmanışının önüne geçmesi gerekiyor. Bu konuyu eşinizin dostunuzun gündemine sokun. Doğruluğuna güvendiğiniz haberleri, yorumları sıklıkla paylaşın. Tartışın, tartıştırın. Tehlikenin önüne geçmek mümkün. Ancak zaman dar.