medya sensin, paylaş!

Yeni Hayat

Cemal Gülas’ı bilen bilir... Karadeniz’de hem de Hemşin’in en yüksek tepesinde tahta bir sarayı vardır. Kartal yuvası gibi yaptığı çok çok özel bir ev... Yıllardır orda yaşıyor. Bir araayı evlat edinmişti, elinden aldılar... Şu sıralar karacalara merak sarmış onları avcıların elinden kurtarıyor.

Ünlü fotoğrafçı, çok ünlü belgeselci denebilir ama ona asla

şehir kaçağı denemez. Onun asıl evi; dağlardır dağlar.. Dostumdur, arkadaşımdır; Bodrumda yeni hayatımda beni ilk ziyaret edenlerden biridir...

Yazdıklarımı okuyunca benim köy hayatımla ilgili “esracım işin kötüsü inanmadığın dinde ibadet etmeye mecbur kalmak. Kolay gelsin” yorumunu yapmış. Belki de çok haklı ama ben bu dine bayıldım...

Filiz Akın fönlü, röfleli saçlarıyla Türk filmlerinde köylü kız rollerine ne kadar yakıştıysa benim gibi bir kadının da köy hayatına ancak bu kadar uyum sağlayacağı düşünülebilir. Amageçirdiğim altı ayda şunu gördüm ki; bütün gün topuklu ayakkabı ile İstanbul’un çakul çukur yollarında koşturabilen bizler, doğa aşıklarından daha fazla bu hayatın tadını çıkartabiliriz.

Evet plazaların içinde treking ayakkabıları ile dolaşanlar şehir hayatına uyum sağlamada ne kadar acemilik cektiyse ben de burda o kadar acemilik çekiyorum. Valikonağında defender’leriyle çirit atanlar nasıl gözüküyorsa ben de buralarda o kadar turist kalıyorum. Ama bence onların şehir hayatına sağladıkları uyumdan daha kolay buralara alışıyorum.

Tabii ki hiç bir şey toz pembe değildi. Tabii ki ben burada hiç bitmeyen bir tatil de yaşamaya gelmedim. Şehirli olarak profesyonel, köylü olarak çok, çok amötörüm ama olsun... Altı ayım böyle geçti;

Kasım: Yeni hayatıma adım attığım ilk gece daha sonra çok göreceğim fırtınalarından biri koptu. Burda şimşekler de yağmur da korku filmlerindeki abartılı efektler gibi... Yağmur düştüğü an bizim köyde elektrikler de kesiliyor. Ve ısınmayı böyle sağlayanlar yani bizler donuyoruzzzz.

Ama ben üşümekten değil, selden korktum. Jandarmaya buraya yerleştiğimizi haber vermeliydik. Hayır bir tahliye yapılması gerekse kimse buralarda birinin yaşadığını bilmiyordu. Evin arkasında dağ var mıydı, ordan sular gelirse... leto, “çok Amerikan filmi seyrediyorsun” diye dalga geçti.

Sabah uyandığımızda ise sanki hiç fırtına kopmamıştı, yazdan kalma güneş vardı, hep de böyle oldu. Zaten bizim köyün gece soğuklarına da hırçın yağmurlarına da bir anda çıkan güneş sayesinde direndim. Bu arada evin her yeri aktı ve ne zaman bir yerindeki akıntıyı kessek diğer yeri akmaya başladı bunlardan kurtulmamız tam dört ayımızı aldı.

Aralık: Soğuk, soğuk, soğuk...

Şömine ile romantik bir şekilde ısınmayı planlıyordum. Meğerse yalnızca süsmüş hiç bir işe yaramadığını çayır çayır yanarken bir metre ötede ağzımızdan nefesimizin çıkardığı dumanı hissederek öğrendim. Odun çeşidi uzmanı oldum, artık bakınca anlıyorum kuru mu, yaş mı, meşe mi, çam mı?Şöminenin dumanını izleyip rüzgarı öğrenmeye bile başladım. Lodos’taduman altı olunuyor, karayel de ısıtıyor. Soba hiç demeyin bizim evde rüzgar denizden esiyor ve soba yanmıyor. Yılbaşında gelen arkadaşlarım sitem etti, “ay evi ısıtsaydın bari” diye... Bunu başarabilmem beş ayımı aldı. Artık bir sonraki kışa hazırım ama yine de büyük konuşmayayım.

Yılbaşı: Bütün şehir kaçakları ve İstanbul’dan gelen şehirden kaçmak isteyenler Hayat’ta toplandık. Bidonlarda yanan ateşin başında...‘Hayat’... mandalina bahçesinin ortasında denize bakan rengarenk bir cafe... Gerçi burda her yer mandalina bahçesi ve küçük bir not turistler dışında kimse pazardan mandalina almıyor. Hayat bizim zaman zaman kaçacak yerimizdirNevin Sungur savaş muhabirliğini, eşi Joost Lagendijk Avrupa Birliği Eşbaşkanlığını bırakıp buralara yerleşip Hayat’ı açtılar... Daha çok kaçak var ve hepimizin hikayesini anlatacağım.

Ocak: Geleli iki ay oldu, buralara bayılıyorum anlattıklarıma kanıp acı çektiğimi düşünmeyin. Her gün düzenli olarak şükretmeye başladım. Ben mutluyum, leto mutlu, paşa mutlu ama benim sosyetik köpeğim Enci hala söyleniyor “burda mı yaşacağız” diye depresyona girdi. Not: altıncı ayda yeni yeni bahçeye çıkmaya başladı. Buralarda tabiat tamam, ama insan bazen şehir lükslerine ihtiyaç duyuyor. Bu lükslerin en zorlusu benim açımdan kuöför bulmaktı. Köyde yaşayacağım diye diplerim bembeyaz dolaşamazdım. Sonuçta ilk denemedetabii ki doğru kuaförü bulamadım ve saçlarım yandı... Bunun acısını kadınlar bilir. Artık saç derim yara içinde öyle dolaşmaya başladım. İnternetten araştırıp kendim boyamaya bile çalıştım ama olmadı, beceremedim, başaramadım geride hiç saç kalmama risky8i de vardı. Bandanalı dolaştım ki buraya gelen sarışın kadınların hep sorunuymuş... Neyse sonunda beni kurtaran kuaför Tülay’ı buldum. Artık daha ne isterimJ

Doğum günüme saçlarımın arta kalanlarıyla girdim. 44 yaşıma basarken en güzel hediyeyibalıkçı Mehmet abi verdi. O gün denizden çıkardığı süngeri hediye etti.

Şubat: Burası bağımlılık yapıyor her gün daha çok seviyorum ama dört kişilik ailemiz şubatta beş kişi oldu. Yazlıkçıların terk ettiği köpekler köyde zehirlenmeye başladı. Açlıktan tavuklara ve minik kuzulara saldırmaya başlamışlar bunu toplu köpek zehirlenmeleri izledi. Bütün şehir kaçakları harekete geçtik. Bu arada paranoyaklaşıp herkesi suçladık. Yerel halkı, belediyeyi, restoran sahiplerini... Bunu daha sonra uzun uzun anlatmak istiyorum. Neyse caminin hocası cuma hutbesini bu konuya ayırınca zehirlenmeler kesildi. Ama bizim kapının önüne bekçilerin bırakıp gittiği bir köpek daha geldi. Adının Ziya olduğunu öğrendik. Buralarda bekçilik yapan kişi kayınpederinin ismini vermiş, sonra da köyüne dönerken Ziya’yı bırakmış. Açlıktan bitap gelince buyur ettik. Ama en azından adını değiştirelim diye çabaladım. Zuma, Ziyam hiç birini kabullenmedi. Neyse Ziya da bizim aileden biri oldu.Verendaya şık dursun diye çıkardığım deri koltuğu sahiplendi yapacak bir şey yok artık.

Mart: Buralarda gazeteciliğin ayrıcalıkları inanın hiç bir işe yaramıyor zaten artık gazeteci dedeğilim ya bunu iyice kabullendim. Aralık ayında bir sabah bizim evin yolunu kazdılar. Devlet su işleri su getirecekmiş. Baktım dozeri kullanan çocuk daha çok acemi. Yanındakiler ona test sürüşü yaptırıyor. Belediye başkanını aradım. Birini tutalım o kazsın, siz döşeyin, yoksa yol mahvolacak” dedim. Başkanı aramak garip değil, gazetecilik alışkanlığı da değil,çünkü köydeyiz burda herkes birbirini tanıyor ve bizim sitenin görevlisi de istediği zaman‘abi’ diye başkanı arayabiliyor. “Hiç sorun değil, iki günde kazıp düzeltirler” dedi. Düzelmeditabii. Bizim dört aydır yolumuz yok. Eve uzun ve dik bir yokuşu tırmanarak ulaşabiliyoruz.Belediye başkan adaylarının peşine düştüm o da işe yaramadı google’dan bakıp bir kilometrelik yolu kendi kendime yapmayı deneyebilirim.

Nisan: İki günde geri dönersin, iki yaz geçirir bıkarsın, senin bu yazın şehirlilerin kibri diyenler.. Belki siz haklısınızdır ama yataktan çıkmak istemediğim günlerde bile soluk yüzümü sağlıklı gibi gösterip trafiği aşıp işe gitmenin kabusunu yıllarca yaşayan ben, köy hayatının tadını galiba herkesten çok çıkartıyorum. İstediğim saatte kalkıp, istemezsem bütün gün hiç bir şey yapmamanın lüksünü yaşıyorum. Neyse, bugün hava çok güzel birazdan denize girmeyi düşünebilirim... Galiba bizim köyün en güzel zamanı başladı...

Not: Tabii ki uzayda yaşamıyoruz biz de politik kaygı duyup, tavır alıyoruz. Onlar ve bizler diye köyün sırça köşküne yerleşip buranın yerel halkına dokunmadan yaşamıyoruz. Ten rengi ve fiyatlar arasında keşfettiğim garip bağlantıyı da içki ve korkuyu da hemen anlatmak istiyorum ama şimdilik eyvallah !

Bu Ziya

Fırtınada renkler değişiyor

Arada takıldığımız Hayal Cafe

Gezi maskesi şömineyi yakarken eşimi koruyor.

Deniz ve yeşil

bu konuda daha fazla