medya sensin, paylaş!

​SANATÇI-AKADEMİSYEN MEHMET ATLI İLE RÖPORTAJ

SANATÇI - AKADEMİSYEN MEHMET ATLI İLE RÖPORTAJ

MEHMET ATLI: “MİMARLIK SADECE MİMARLARA, MÜZİK SADECE MÜZİSYENLERE BIRAKILAMAZ.”

Mehmet ATLI ’nın sanatçı yönüyle ilgili, Onu tanıyan hayranlarının, haklı olarak kuracağı bir dolu övücü söz vardır. Söylemeye gerek yok sanırım; bugün Kürd müziğinde hatırı sayılır bir noktadadır Sanatçı ATLI. Birde çoğu kimsenin bilmediği, Akademisyen titre sahip bir Mehmet ATLI var. Onunla, Akademisyen ATLI ile, ' İletişim Yayınevi' nden (2014) çıkan, " Hepsi Diyarbakır Herkesin Bildiği Kimsenin Bilmediği ” isimli ilk kitabını konuştuk. Mimarlık bilgisi yetersiz/cahil düzeyde olmaktan kaynaklı, sorduğum bazı “yamuk” soruları, sağ olsun hiç incitmeden, yeniden ve doğru bir şekilde sorarak, aslında o soruların belini esaslı doğrultarak cevapladı Sevgili ATLI. Böylece, birinci önceliği “kitap tanıtımı” olarak düşündüğüm bu röportajımız, iyi-kötü hasıl oldu.

Hülasa; bu sevilen güzel sesin/dimağın, Sanatçı-Akademisyen Mehmet ATLI’nın, mümkünse söylediklerini/yazdıklarını, iyi/doğru dinleyin/okuyun.

Hazırlayan: Metin Aydın (biblohayat@hotmail.com)

—Akademik kimliğinden çok sanatçı yönünle tanınıyorsun. Sanatçı-Akademisyen Mehmet ATLI kimdir?

Çok zor bir soruyla başladık. Tüm bu kimlikleri tırnak içine alıp konuşmak gerektiğini düşündüğüm için bu soruya cevap vermek zor geliyor. Kendi hakkında konuşmak…“Kimlikler” genel olarak zor bir konu. Müzikle ve mimarlıkla –bir biçimde-uğraşan, özellikle bunlar dolayımıyla “yazıya bulaşmış” biriyim, bir üniversitede çalışıyorum. Ama bütün bunlar beni “ne” ya da “kim”yapar? İşte bu zor bir soru.

—Diyarbakır kentini anlatan kitabın, “ Hepsi Diyarbakır Herkesin Bildiği Kimsenin Bilmediği ”, İletişim yayınlarından çıktı. Bu ilk kitap nasıl oluştu?

Aklımda Diyarbakırla ilgili bir şeyler yazma fikri uzun zamandır var ama bahanem yoktu. Buralarda doğup büyüdüm. Mimarlık fakültesini bitirdikten sonra çalıştığım ilk firma Diyarbakır’daydı ve şehirle ilgili gözlemler yapma şansı bulmuştum. Bu dediğim, 2000’lerin başı idi. O tarihten itibaren İstanbul’da yüksek lisans yaptığım yıllarda, Jahr ve Wenda gibi albümleri hazırladığımız ya da konserlerini gerçekleştirdiğimiz süreçlerde birçok kez şehre gidip geldim ve değişimini aralıklarla izleme imkânım oldu. Nihayet 2010’dan bu yana, İstanbul’dan ayrılıp Diyarbakır’a yerleştikten ve Mardin’de Mimarlık Fakültesi’nde çalışmaya başladıktan sonra, bu gözlem ve okumaları doktora programımda değerlendirme fırsatı; kitabın bahanesi de doğdu. Kitap, doktora derslerine hazırladığım ve ortak konusu Diyarbakır olan ödevlerden, onun fiziki/mekânsal değişimlerine, dönüşümlerine dair sorulardan oluşuyor aslında.

—Diyarbakır’a içerden/dışardan gelen turistlere orayı allayıp pullayarak gezdiren/anlatan bir mihmandar edası dışında (iyi ki öyle!), daha derli toplu ve bu kenti artık birilerine “tanıtmak” dışında, verili tüm sakil angajmanlarından/ezberlerinden arındırmaya açık bir “davet” var kitabında. Bu bir yeri “abartılı tanıtım” ahlakından ve akla ziyan ezberlerden kurtulmak ne kadar mümkün?

Bunlardan hiç kurtulmayabiliriz. Bu “tarihsel kapitalizm” in gidişatına bağlı. Ama okumaları, anlamları, direnişleri çoğaltabiliriz ve çoğaltıyoruz da. Kitabımdaki denemeler bunu deniyor ama yeni ezberlere saplanıyor ya da ezberler de üretiyor olabilir. Eleştiri eleştiriden münezzeh değildir; kendinin inkârı ve intiharı olur bu. Öte yandan, evet, bu bir tanıtım kitabı ya da allayıp pullama derdi olan bir metin değil. Bunu yapsa bile oldukça kişisel deneyimlerin, duygulanımların içinden yapıyor. Metnin kuru bir “monografik” olmaması için “otobiyografik-monografik” olması gerekiyordu.

—Akademik terminoloji dışında, "sıradan vatandaşa", Diyarbakır’ın hali hazır mimarisi üzerine bizim bilmediğimiz ne söylüyor?

Bilmediğimiz bir şey söyleme iddiasında değil. Bildiğimize, bilip geçtiğimize daha çok ve sorulmamış ya da az sorulmuş sorularla yaklaşmayı deniyor kitap. Diyarbakır’ın kadim/tarihi/turistik olmayan yerlerinin de Diyarbakır olduğunu hatırlatıyor sadece. Öte yandan akademikle/sıradan yurttaş ilişkisini de sorunsallaştırıyor. Bunun için bir “italik karakter” tahayyül etmem gerekti. Metinlerin ortak iması, Diyarbakır’ın herkesin bildiği bir geleneksel yöreden ön görülemez bir metropolleşmeye yöneldiği.

—Diyarbakır üzerine yazılmış bu ilk kitabında dert ettiğin şeylerin kısa vadede bir karşılığı var mı? Ya da nasıl karşılandı kitap?

Merak ve ilgiyle karşılandı. Olumlu tepkiler alıyorum, eleştiriler de. Olması gereken ya da olabilen oluyor. Diyarbakır hakkında yazılmış bir kitap sadece Diyarbakır hakkında yazılmış olmuyor. Kitabın yola çıktığı temel tezlerden biri bu; o yüzden, karşılığı olan, tüm dünyada tartışılan süreçleri, durumları, türlü boyutlarıyla kentselliği ve mekânsallığı ve bunların tarihselliklerini ve toplumsallıklarını ele alan ya da önceleyen çalışmalara eklemleniyor, bu doktora ödevleri ya da denemeler. Ama Diyarbakır özelinde durum ne derseniz, şikâyet etmek, itiraz etmek için uzman olmamız gerekmeyen konularda, “sıradan yurttaş”ın da (tam olarak dile getiremese de, onu dillendirecek teorik araçlara ya da dağarcığa sahip olmadığı halde) ruhunda bir sıkışma, isteksizlik, direnç biçiminde gelişen sözler işitiyorum günlük hayatta. Oturduğu ev, site, sokak, cadde, meydan, park, mahalle ve kentler, ülkeler, coğrafyalar hakkında bir “öz bilinci” mi diyelim, bir dünyası var herkesin. Mimarlık sadece mimarlara, müzik sadece müzisyenlere bırakılamaz, bırakılmış da değil zaten.

—Diyarbakır’ı salt “surları, karpuzu ve kadayıfı ile ünlü bir şehir” parantezine hapsetmek, bu şehrin kadimliğine/ihtişamına hakaret değil midir?

Kadimlik ve ihtişamı da sorgulayan bir cevap geliştirmeye çalışayım: bir şehri herhangi bir paranteze hapsetmek doğru da değil, uzun vadede mümkün ya da sürdürülebilir de değil. Bir dine, mezhebe, etnik kimliğe, ünlülerine ya da kadimliğine ve ihtişamına. Hele metropol denen gerçeklik tüm etnik, dinsel, sınıfsal, cinsel… çeşitlilikleriyle inanılmaz bir cangıl. Diyarbakır gibi geleneksel kozmopolitik şehirlerin homojenleştirilmesi, yöreselleştirilmesi onları taşralaştırıyor. İnsanın dünyasını zenginleştiren, insanı çoğaltan dinamiklerini, kentsel olanaklarını ve tabii mekânlarını… sakilleştiriyor, çoraklaştırıyor. Bu, elbette ki –kendini merkezde addedenler, imtiyazlılar, “şanslı doğmuşlar” hariç- tüm kentlilere büyük hakaret.

—Diyarbakır, hep sıcak olan siyaset gündemi üzerinden tartışılan bir politik kent. Bu şekilde öne çıkması, kentin iç dinamiklerinin ortaya çıkma(ma)sında nasıl bir etkisi olmuştur?

“İç dinamikleri”, siyaseti de içeren dinamikler; ama bu politik bir kent olarak öne çıkmasının dezavantajlarını görmemeyi de zorunlu kılmıyor. Politik bir kent olması (politik olmayan bir kent ya da kentsellik yoktur, diyebiliriz. Politika “polis” kökenlidir, siyaset ise “seyis”le akraba.) her kent gibi Diyarbakır’ın da ekonomik ağlar, kültürel kavşaklar/ağlar, sosyal ağlar demek olması ile doğrudan ilgili. Tüm bu ağları ıskalayarak düşünülecek bir siyaset, ıskalamış bir siyaset olacaktır.

—Mevcut haliyle gördüğün/duyduğun ve söyleyerek içra ettiğin “Diyarbakır kentinin “müziği” hakkında ne söylemek istersin?

Şehir seslerdir, demek isterim. Kıvrılarak çoğalan, birbirleriyle rezonansa geçen, bu arada değişip başka şeylere dönüşüp duran sesler. Metropolleşen bir şehrin sesleri, Kurmancilerin, Dimilîlerin, Türkçelerin, giderek Avrupî dillerin, Arapçanın yankılandığı mekan/sesler… Mekân sessel bir şeydir; kentsel/mimari, coğrafi ya da filozofik ölçekte de olsa. Öte yandan, müzisyenler ve enstrümanlar, müziğin üretildiği ve tüketildiği ortamlar/mecralar çoğalıp çeşitleniyor, kimi formatlar ölürken kimileri nevzuhur ediyor, teknolojiler, küresel ağlarla ilişkiler yaygınlaşırken eskiye akademik, arkeolojik, nostaljik… ya da şizofrenik ilgiler derinleşiyor. Ebeveynler çocuklarına müzik eğitimi aldırıyor mesela; şehirde bir orta sınıfın teşekkülü ve onun mekânsal teşekkülüyle ilgili bir durum… Ya da herkesin elinde telefonlar herkes için bir kayıt cihazı, kamera, fotoğraf makinesi, klip yapabileceği, paylaşabileceği bir durum… herkesin star olduğu! Bazımıza “sanatçı” deniyor. Ya da bazımız kendisine sanatçı diyor. Bazımız “mahalli” bazımız “evrensel”. “Küyereller” var, amatörler var…

—Büyük Şehir olması hasebiyle Diyarbakır kenti, "evrensel ölçekte", “kentlilik” ve “kentli” olgularının ne kadarını karşılıyor?

Evrensel ölçekte bir kent ya da kentli var mı, varsa nerede var? Bundan emin olamayız. Üzerinde herkesin anlaşabileceği bir kent ya da kentli tanımı –bence- imkânsız. “Kentlilik” olunması gereken bir kategori, kimilerinin ulaştığı kimilerinin ulaşamayacağı bir marifet değil. Bu yüzden göçmen de kentlidir, “Çingene” de, sokak serserisi ya da kedisi de.

Verili bir kent ya da kentlilik yerine, dünyanın değişik yerlerinde ve değişik zamanlarda üretilmiş kentselliklerden konuşmak ve “Diyarbakır nasıl kentsellikler üretiyor?” diye sormak belki daha anlamlı. Soruyu böyle koyunca dünyanın diğer büyük/orta boy kentlerine benzer ve benzemez izler seçebiliriz, Diyarbakır için. Kentsel “artifaktların” kalitesini tartışabiliriz mesela ya da -o kentte yaşayanlar anlamında- “kentliler”, kentsel süreçlere ya da kararlara ne kadar ve nasıl katılıyorlar, gibi derinleştirilebilir yeni sorulara geçebiliriz. Böyle baktığımızda “çarpık kentleşme” yoktur. Kentselleşme her durumda kaotiktir; mücadeleler, müdahaleler, mübadeleler ya da müzakereleri içeren. Olsa olsa, kentsel aktörler –buna her bir kentli dâhildir- bunlar arasında “çarpık ilişkiler” ve bu ilişkilerin fiziki/mekânsal sonuçlarından söz edilebilir. İşte bu konuda Diyarbakır, Türkiye’nin diğer kentlerinde de görebileceğimiz pek çok sorunla malul. Beri taraftan, özgün yanları da olabilen bir şehir.

—Hem kallavi, yer yer de taşı gediğine süren cümleler kurma gayretkeşliğindeki akademisyen biri olarak, hem de çalakalem ve edebiyattan gıdasını fazlasıyla almış, seriye bağlamışçasına bir kıvraklıkta şiirsel/uzun cümleler yazan/yazmayı seven bir yazar hüviyetinle, kanımca, kitaba eğitici/eğlenceli bir tat katmışsın. Bu iki ruh halinin sendeki karşılığı nedir ?

Yorumun, değerlendirmelerin için ve bu söyleşi için teşekkürler. Mimarlık yüksek lisans yıllarımdan bu yana özellikle hocalarım Uğur Tanyeli ve Bülent Tanju tarafından, diğer öğrencilerine de yaptıkları gibi, yazmaya teşvik edildim. Ben şarkı sözleri yazan, en fazla sevdiklerine mektup yazma pratiği olan biriydim. Ama yazmanın mimarlığı, sanatı düşünmek için iyi bir yol, eleştiri ve tartışma için neredeyse kaçınılmaz bir araç olduğunu fark ettikçe kendimi yazmaya zorladım. Ne var ki akademik konularda yazarken de mektuplarım ya da şarkı yazarkenki üslubumdan çok uzaklaşamadım. Bir şehir, hele de doğup büyüdüğünüz şehir, hayatta neyi anlamlı bulduysanız kendisiyle bir şekilde ilişkilendirdiğiniz bir şehir ve onun meseleleri, edebiyata başvurmadan nasıl anlatılır, en azından ben bilmiyorum.

Kitap hakkında bkz: http://www.iletisim.com.tr/kitap/hepsi-diyarbakir/8938#.VJJPcdKsWn4

Mehmet ATLI'nın müziği hakkında bkz: http://www.youtube.com/watch?v=FEa_5IvNHqU