medya sensin, paylaş!

KÜRT SORUNU'NUN TARİHSEL GELİŞİMİ

PKK üzerinden HDP eleştirisi yapmak ölü sevicilikten başka bir şey değildir. ''Şehitlerimiz ölmez”. İyi ölmesin. Bir 30 bin insan daha ölsün. 2065’te hala şehitler ölmez, de. Bir 30 bin insan daha ölsün. 2085’te de unutma. Çünkü bir ölü sevici olarak en büyük vazifen şehitler ölmez demek, sivil siyaset yapan partileri terörist ilan etmek ve intikam yeminleri etmektir. Bu tavır münferit değil, demode hiç değil. 2015 itibariyle hala çok fazla alıcısı var. Hala savaş boyalarını sürünüp klavye başına oturan köşe yazarları var. Sayfaları kan kokuyor. Sıcak koltuklarında klima esintilerinde hiç bir bedel ödemedikleri ve ödemeyecekleri savaşlar için müthiş bir kibirle görüş bildiriyorlar. Utanmaları, vicdanları, hakkaniyet duyguları yok. Okurlarının en ilkel duygularına, en birincil kimliklerine seslenip, şiddet çağrısı yapıyorlar. 1990'ların ortasında Ruanda’da aynı topraklarda yaşayan iki halktan biri diğeri için radyolarda ne diyordu? Böcek…Hamam böceği...Başlarını ezin.

Peki bu yazarlar ve bu insanlar ne yapıyor? Her gün köşelerinden ve ya söylemlerinde HDP mitingine gitmiş HDP'ye oy vermiş halkın ve siyasilerin terörist olduğunu haykırıyor. Ne diyor bu sözler aslında?

“Onların yeri savaş kampıdır, dağlardır. Asker tarafından öldürülmesi gereken düşman mevzileridir!”

Kim için diyor bunu? Bir siyasi partinin meclise girmesini isteyen halka, taleplerini demokrasi içinde kabul ettirmeye çalışan siyasilere…

Bu yazarların ve siz değerli savaşseverlerin 1994’te Ruanda’da radyodan Tutsiler için “Onlar böcek. Bu böceklerin başını ezin!” diyen Hutulardan bir farkı var mı? Bu anlayış vaktiyle iç savaş başlatmıştır. Bu anlayış tarihte yaşanmış tüm soykırımların en biricik özüdür.

Bir siyasi hareketi eleştirebilirsiniz, tutarsız bulabilirsiniz, güven vermeyebilir. Yaptıkları ya da yapmadıkları hamleler sizi rahatsız edebilir. Eleştirinizi yapıcı ya da yıkıcı şekillerde ifade edebilirsiniz. Bunu yaparken insanlardan sizin gibi düşünmesini de bekleyebilirsiniz. Hatta bu hareketi savunanlardan açıklama bekleyebilir, çıkışabilirsiniz. Bunların hepsi düşünmeye, sorgulamaya, anlamaya dair üretken ve kıymetli süreçler. Fakat 30 yıllık ezber kalıplarla, tarih bilmeden, ortaya en ufak bir bilgi ve analiz kırıntısı koymadan, oturduğunuz sıcak koltuğunuzdan ve klimaları odalarınızdan salvolarınızı savuramazsınız. Nefret söylemlerinizi ortalığa saçamazsınız.

Birinci Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşı’nda Kürtler ne yaptı mesela biliyor musunuz? Lozan Barış görüşmelerinde? Ya da Amasya Protokolü ne vaadeder? Dindar Anadolu halkı ne diye sonunda hilafetin kaldırılacağı bir savaşa katılmıştır? Misal hali hazırda Sultanhamid’in merkezi otoritesini götürmek ve doğu topraklarında planladığı pis işlerini yaptırmak üzerine kurdurmuş olduğu Hamidiye Alayları bütünüyle 1. Dünya Savaşı içinde yer almıştır. Ama resmi tarihimizde en ufak bir Kürt ibaresi yok. Sarıkamış'da donarak ölen 90 bin askerin yarıdan fazlası da Kürt birliklerinden oluşur. Yine bu alaylar üzerinden merkez ile ilişki kuran Kürtler , Osmanlı döneminde mütevazi şekilde vergilerini öder, savaş celplerine karşılık verip asker yollar ve Osmanlı çatısı altında diğer halklarla eşit şekilde yaşar, hatta Sultanhamid zamanında kurdurulmuş Kürt medreselerinde çocuklarına Kürtçe eğitim de aldırırlardı. Meşhur Sivas ve Erzurum Kongrelerinde de Kürtler var. Zira padişahı ve hilafeti kurtarmak için yapıldığı söylenen Kurtuluş Savaşı’na da bu bizim hain Kürtler tamamen destek verir. Bu dönemde Mustafa Kemal aşiret liderlerine ‘efendi hazretlerine’, ‘ağa hazretlerine’ diye başladığı mektuplar yazar. Bu mektuplar bir yandan Kurtuluş Savaşı’nı örgütlemeye çalışırken, öte yandan Ermeni “tehdidi”ne karşı birlik çağrısı yapmayı da ihmal etmez. Aşiret reisleri “Makamı muallayı hilafete ve saltanat’a yapılan tecavüzü def etmeye ve ‘mukaddes vatanı Ermeni tasallutundan’ kurtarmaya” çağrılırlar. 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nde Türk milliyetçisi bir milletvekilinin konuşmasının ardından, meclisi sakinleştimek ise ancak Mustafa Kemal’in şu konuşmayı yapmasıyla mümkün olur: “Meclis-i alinizi teskil eden zevat yalnız Türk değildir. Yalnız Kürt, yalnız Arap, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasırı İslamiye’dir. Samimi bir mecmuadır. Binaenaleyh muhafaza ve müdafaasıyla istigal ettigimiz millet bittabi bir unsurdan ibaret değildir. Muhtelif anasırı İslamiye’den mürekkeptir. Bu mecmuayı teşkil eden her bir İslam unsur, bizim kardeşimiz ve menfaatimiz tamamen müsterek olan vatandaşlarımızdır.”

Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasının ardından başlayan Lozan Konferansı sırasında İngiltere Başbakanı Lord Curzon’un Kürtlere bağımsızlık ya da özerklik verilmesi konusundaki ısrarları ise görüşmelere ara verilmesine sebep olur. Kürtlerin (yani aşiret liderlerinin) konferans sekreteryasına telgraf çekerek Kürtlerin Müslüman kardeşleri Türklerle beraber yaşamak istediklerini söylemeleri istenir. Bizim hain Kürtler onu da yapar.

Çekilen telgraflardan bir tanesi:

“Kürtler bağımsızlıklarını kendilerini yok edecek yabancılara değil kendi ailelerinden olan Türklere ve bizleri temsil eden Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ne emanet etmistir. Sonuç olarak biz Kürtler, İngiltere Delegasyonu Reisi Lord Curzon’un bizler için fikirler üretmemesini rica eder ve Lozan’daki temsil heyetine ve reisi sevgili hemsehrimiz İsmet Paşa hazretlerine basarılar dileriz.''

İşte bu çabalardan sonra, Lozan Barış Konferansı ancak tekrar başlar.

1920’lerin ortalarına doğru ise Kürt meselesinde tüm bu gidişat değişir. 1924’te yapılan yeni anayasa yerel yönetimlere ve etnik topluluklara özerklik tanınmasına ilişkin hükümlere yer vermez. Dahası 88/1 maddesi ile “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur” ibaresi eklenir. Böylece Kurtuluş Savaşı boyunca ve Lozan Barış görüşmeleri süresince sözü edilen çok ulusluluk tamamen rafa kalkar. Saltanat ve hilafet uğruna savaşan Kürt aşiretleri ve bölge halkı ise 1922’de saltanat’ın, 1924’te hilafetin kaldırılması üzerine neye uğradıklarını şaşırırlar.

Dönemin politikasındaki ani değişimi göstermesi açısından şimdi mizahi paylaşımlarla karşımıza çıkan milli şef İsmet İnönü’nün 1925 ve 1930 yıllarında yaptığı konuşmalardan iki alıntı aktarmayı gerekli görüyorum:

“Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüge muhalefet edecek anasırı kesip atacagız. Vatana hizmet edeceklerde arayacagımız evsaf her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.”

“Bu ülkede sadece türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.”

Dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ise 1930’da Ödemiş’te şunları söylüyor: “Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir, saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı... Dost ve düşman ve hatta dağlar bu hakikati böyle bilsin!”

Uzun uzun anlatıp asıl demek istediğim şudur ki, resmi tarih bize doğruları söylemiyor. En iyimser yaklaşımla bazı şeyleri eksik söylüyor. Putlaştırılan ulu önderin zihindeki varlığı, ilkokul öğretmeninin elinde cetvel “Atatürk çocukları çok severdi” diye dikilen hali, TRT ana haberde o gün kaç “terörist”in öldürüldüğünü söyleyip sevinmemizi bekleyen 1990’lar spikerinin sesi….Tüm bunlar resmen yeni bilginin önünü tıkıyor. Kabız kabız düşünen, kabız kabız konuşan koskoca bir nesil yaratıyor.

1925’lere dönersek… Tüm bunlar Kürtlerin yaşadığı coğrafyada bekleneceği üzere bir şaşkınlık ve isyan dalgası yaratır. 1925 Şeyh Sait ayaklanması, 1926-1936 Ağrı- Zilan direniş hareketi, 1920'ler boyunca süren Koçgiri olayı ve 1937 Dersim ayaklanması…

Peki tüm bu ayaklanmalar nasıl bastırıldı? Toplu kıyımlar, meşhur kadın savaş pilotumuzun attığı bombalar… Takrir-i sükun kanunu çıkarılarak susturulan bir İstanbul basını. Mecburi iskan kanunu çıkarılarak topraklarından sürülüp, batıdaki illere dağıtılan aileler, İstiklal Mahkemeleri’nde alelacele infaz edilen Kürt aydınları, muhalif Türk aydınları, önde gelen aşiret ağaları, dini önderler… Velhasılı, Türkçü, tekçi, merkeziyetçi ve laik rejime karşı kim varsa.

Sürgünler tamamlandıktan sonra, doğu illeri yıllar boyu umumi müfettişlikler tarafından yönetilir, bölge yasak ilan edilir ve kültürel, turistik, siyasi faaliyetlere kapatılır. Bölgede incelemeler yapmak tümüyle yasaktır. Resmi raporlarda sadece kışla ve karakol yapımı için adı geçen bu şehirlerde liseler de kapatılır ve eğitim asgari düzeye indirilir.

İşte tüm bu gelişmeler yaşanırken, Kürtlerin ne yapmasını umuyordunuz? Birdenbire ikinci sınıf ilan edilmiş, dilleri yasaklanmış, topraklarından sürülmüş, şoven bir yönetimin altına alınmış bir halktan ne bekliyorsunuz? Ne mutlu Türküm diyene diyerek, sürüldüğü toprakta, bilmediği bir dilde, topraksız ve yabancı bir şekilde yaşamaya çalışıp mümkün mertebe Türk olmaya çalışmasını mı? Ne var ki olan tam da bu… Çok partili döneme geçene kadar yaşanan şey tam bir ölüm sessizliği.

Demokrat parti iktidarıyla ise işler yeniden değişir. Kaldırılan mecburi iskan’la birlikte Kürtler bölgeye dönmeye ve devletle uzlaşmaya başlar. Demokrat Parti, Amerika ile işbirliğine girmesi karşılığında almaya hak kazandığı Marshall yardımı sayesinde doğu illerinde tarımda ilerleme yaratır. Ne var ki, traktörler ve zararlılarla mücadele ilaçları sayesinde tarımda çalışan köylüye ihtiyaç azalır ve şehirlere göç başlar. Ağalar ise devletten gelen tarım kredileri ile birlikte düzene bağlı yeni bir sınıfa dönüşür. Bu ağa-devlet ittifakının bir sonucu olarak da toprak reformu tamamen gündemden çıkmış olur. 1950 itibariyle bölgede yeniden okullar da açılmaya başlanır ve eğitimine devam ederek büyük şehirlere gelen Kürt gençlerinde bir artış gerçekleşir. Bu gençler devlet-ağa ittifakından azade ve eğitimli, özgür düşünen gençlerdir. Bu gençlerin ilk önemli tepkisi 49’lar hareketi ile olur. 1959 yılında Chp vekili Asım Eren, Irak’ta Kürtlerce öldürüldüğü söylenen Türkmenler için intikam konuşması yaptığında Kürt gençleri Chp genel merkezi’ne telgraflar çekerek durumu kınarlar. Bunun üzerine 50 Kürt aydını ve üniversite öğrencisi tutuklanarak ceza evine konulur. 14 ay tutuklu kaldıktan sonra salınsalar da, gözaltında 1 kişi ölür. (49’lar adı da buradan gelir) Ceza evinde geçirilen aylar, bu grubu politize eder ve tahliyeden sonra çoğu sol oluşumlar içinde yer almaya başlar. 1960’larda Kürt aydınları hala bağımsız bir hareket oluşturamamış durumda bulunurlar ve ağırlıklı olarak TİP ve FKF içinde örgütlenirler. Bu iki örgütten kopan bazı sol görüşlü Türk gençler ise demokratik devrim tezi’ni benimseyerek Dev-Genç’te örgütlenir. Demokratik devrim tezi, ordunun içindeki solcu bir kadronun darbe yapmasını devrime giden yol olarak gördüğü için Kürt gençler bu harekete geçmiş tecrübelerinin doğal bir sonucu olarak mesafeli yaklaşır ve içinde yer almaz. Devrimci Doğu kültür ocakları kurulana kadar da TİP ve FKF içinde kalmaya devam ederler.

12 Mart 1971 darbesiyle beraber soldaki tüm örgütler tasfiye edildiğinde işkence dolu bir cezaevi süreci başlar. İşte PKK da böyle bir dönemde kurulur.

1960 anayasasının getirdiği özgürlükçü ortam, sosyalist fikirler, özgürlük... Türk solu ile girilen bir dava ortaklığı, sonra yol ayrımı, kendi otonom örgütünü kurmak, sonra yeniden darbeyle tanışmak ve işkenceler… insanlık onurunu ayaklar altına bir cezaevi süreci ve gözaltı kayıpları…

”Cezaevi işkencesi” yazarken iki kelime. peki yaşarken? aylarca insanlığınızı unutturacak dayaklara, falakalara, tacizlere, coplara maruz kalırken? Zorla dışkı yedirilirken? Cezaevi müdürünün köpeğinin kulübesinde aylarca yaşamaya zorlanırken? Saatlerce dayak yiyip bayılmak üzereyken istiklal Marşı’nı okumanız istenirken? İntihar etmeye çalışıp, ip bulamazken? Bunun artık bir son bulması için bu kez işkence odasından canlı çıkamamayı dilerken?

Diyarbakır Cezaevi’nde sağ çıkmayı başaranların PKK’ya katılmasına şaşıralım mı şimdi? Ya da onların kardeşlerinin? Babası işkence görmüş yetişkin bir çocuğun? Annesine nasıl işkence edildiği zorla izletilmiş bir çocuğun?

işin aslı kuruluşu şu sebepten, yok APO aslında bilmem hangi odağın adamı, aslında emperyal güçler kurduruyor ve şunu amaçlıyor gibi açıklamaların önemsizliğini, bunu sorgulamanın beyhudeliğini, bizi asıl ilgilendirmesi gerekenin bu insanların neden dağa çıkmayı çıkar yol bulduklarını anlamak olduğunu söylüyorum. Bu savaşa tarihsel acılarla ve kıyımlarla taraf olmuş Kürtleri yok sayarak, hain görerek bir sonuca ulaşamayacağımızı anlatmaya çalışıyorum. Barışa, ancak, egemen ulusun da o sebepleri öğrenmek istemesi ve vicdanını açık tutmasıyla ulaşabiliriz diyorum.

Vaktiyle Bülent Arınç’ın bile Gülten Kışanak’ı kastederek “o Bdp’li kadının yerinde ben olsam, dağa çıkardım” diyerek insafa geldiğini hatırlatıp, Arınç’taki vicdan ve muhakeme sizden daha mı fazla acaba diye sormak istiyorum.

Peki bugün elimizde ne var? Tamamı meşru bir dizi talebi dile getiren siyasi bir parti... Anadilde eğitim, eşitlikçi anayasa, hakikat komisyonları kurulması, faili meçhullerin aydınlatılması, yerinden yönetimlerin güçlendirilmesi –yani güneydoğu’ya ayrılan paranın bölge halkına yapılan zulmün sembolü olmuş karakol ve kalekol yapımı için değil Güneydoğu halkı için kullanılması, İstanbul’un göbeğine yapılacak Avm’nin Ankara’dan belirlenmemesi, Gezi Parkı park olarak kalsın diyen İstanbullunun İstanbul’da sözünün geçmesi, Antalya’daki sit alanının Türgev’e en iyi bağışı yapana peşkeş çekilmemesi- gibi talepleri dile getiren siyasi bir parti.

Öncesinde Hep, Dep, hadep, Dtp, Bdp kapatılmış, isim değiştirmek zorunda kalmış, örgüt bağlantısı başına bela olmuş bir sürü siyasi parti... Peki ne istiyorsunuz? Girmesinler mi meclise? Savaşmaya mı başlayalım yeniden? Adaleti tesis etmeden ve bu insanların sesini duyurmasını engelleyerek nereye varmayı umuyorsunuz?

Türkiyelileşmeye çalışan, seni başkan yaptırmayacağız cümlesi neredeyse ana seçim vaadi olmuş, kadın hakları ve lgbt hakları bizim derdimizdir diyen, sol oylara göz koymuş ve elde etmesi halinde o yöne doğru daha da evrilmek zorunda kalacak, bunların hiç birini beceremeyip sadece Kürt meselesini demokratik yollarla çözse bile Türkiye halklarına çok kıymetli bir barış getirecek bir siyasi partiyi neden tek kelimenizle kestirip atıyorsunuz? Hdp=Pkk. Hdp= terörist. bunları deyince siz bir çözüm mü sunuyorsunuz? Allah aşkına bu dertler nasıl çözülsün istiyorsunuz?

Hdp’nin talepleri yıllar yılı bu halkın çektiği eziyetin ilacıdır. Bu taleplere (ya da seçim vaatlerine) bir de o gözle bakın. Örneğin hakikat komisyonları kurulması bu halkın içindeki adalet duygusunun yeniden oluşması için ne anlam taşıyor hissedebiliyor musunuz? Eşitlikçi anayasa derken ne kastediliyor, anadilde eğitim neden bu kadar önemli düşünüyor musunuz? Siz hiç annenizin babanızın bilmediği ve 7 yaşına kadar duymadığınız bir dili dayak yiye yiye öğrenmek zorunda kaldınız mı? Bir dili anlamadığınız ve sorulara cevap veremediğiniz için öğretmeniniz kulağınızı kopardı mı? Arkadaşlarınız dayak yedi mi peki? Siz bütün sınıf hiç dayak yediniz mi? Peki siz bütün bir köy hiç dayak yediniz mi? Köyünüzü basan jandarma herkesi köy meydanına toplayıp, meydan dayağı atıp sonra köyün erkeklerini alıp götürdü mü? Bunlar benim başıma hiç gelmedi. Ben başım okşana okşana okullarımı okudum, okumayı en birinci söktüm, kırmızı kurdelalar taktım, bağıra bağıra andımızı okudum. Hayır bunlar benim başıma hiç gelmedi…

Sokakta bulup, oyuncak sanıp oynadığı bir cismin patlamasıyla ölen çocukların dünyası size tanıdık geliyor mu? Bana hiç gelmiyor. Onlara niye gelsin? Normalleşme şimdi değilse ne zaman? HDP ile değilse kiminle?
NOT: Bu yazı bütünü ile ekşisözlük'ten alınmıştır.