medya sensin, paylaş!

KADİM BİR SORUN OLARAK CİNSİYETÇİLİK

Adem ve Havva’dan beridir var bu kadın olmanın dayanılmaz zorluğu. Nedendir bilinmez öve öve bitiremediğimiz varlık olarak kadın, bugüne kadar sahip olduğu değeri görememiş hiçbir toplumda. Adına ister sahiplenme-koruma deyin ister kısıtlama ya da onun yaşam/özgürlük alanının erkek tarafından belirlenmesi deyin sonuç değişmeyecektir. Sahi nedir biz erkeklerdeki bu kadın fobisi?

En ileri toplumlar ile en geri toplumlar arasında da değişen herhangi bir şey bulunmamakta. Her ikisinde de kadının içinde bulunduğu durum şekil itibariyle farklı olsa da öz olarak aynıdır. Kadın, hala bir birey olarak görülmez; varlığı erkek varlığıyla birlikte tanımlanır durur. Kadının yüreğini de en çok bu acıtıyor bence. Kadın olarak kendi başına var olmamak, tanımlanmamak.

İlk çağlardan beri aile ve toplumsal işgücüne eşit oranda katılmış kadın. Üretim sürecinde aktif rol oynamış.

Birlikte savaşmış, avlanmış, üzülmüş sevinmiş. Sonra ne olduysa meta haline getirilerek alınıp verilmiş. Bir anlamda ekonomik bir araç olarak görülmeye başlanmış. İlkel kabilelerde evlenecek çiftlerden erkek, kadının ailesine belli bir süre yardım etmek zorundaydı. Çünkü kadının evlenerek aileden ayrılacak olması işgücü kaybı anlamına geliyordu. Bu nedenle erkek bir süre için de olsa bu kaybı en aza indirmek için kadının ailesi için çalışırdı. Böylelikle ailedeki işgücü kaybı az da olsa en aza indirgenmiş olurdu. Bir dönemin oldukça yaygın olan başlık parasının ilkel hali sanırım bu durum. Tarım toplumundaki kadının rolü bu şekildeydi. Sanayi toplumlarında ise kas olarak erkekten daha zayıf olduğu için ucuz işgücü olarak iş yaşamında yer alıyordu. Sanayi devrimiyle birlikte işgücüne duyulan ihtiyaç arttığından kadın artık fabrikalarda daha çok göze batar ve aranır olmuştu. Erkeklerle aynı sürede ve aynı işte çalışıyor olmasına karşılık aldığı ücret erkeğin aldığı ücretten daha azdı. Bu, kadın-erkek arasındaki eşitsizliklerin ayyuka çıkışıydı ve feminizmin de kökenini oluşturmaktaydı. Girişilen zorlu mücadelelerden ve ödenen ağır bedellerin ardından eşit iş ve eşit ücret kavramları da yaşamımıza girmiş oluyordu böylece.

İşçi-işveren mücadelesi içerisinde kadın-erkek eşitliğinin de önemli olduğunu vurgulamaya gerek yok sanırım. İş yaşamında sürekli olarak kadını arka plana atma çabaları, ücret dengesizliği, yönetim süreçlerinden uzak tutma vs. kadınların en çok maruz kaldığı eşitsizlikler olarak sıralanabilir. Çok geçmeden kadının bedeni, zihni üzerinde egemenlik kurma mücadelesi baş gösterdi. Kadınlar, her zaman olduğu gibi büyük bir sabırla ve azimle bununla da mücadele ettiler ve mücadeleleri kısmen de olsa sonuç vermiş gibi görünmekte. Ancak erkek egemen dünya düzeni devam ettikçe kadının sorunları da elbette hiç bitmeyecek. Egemen politik sistemler kadının kaç çocuk doğuracağını, nasıl yaşaması gerektiğini ve en önemlisi yaşamdaki konumunu belirleme hakkını kendinde gördüğü sürece bizler yaşamın yarısı olan varlığı yok sayıyoruz. Yani yaşamımızın yarısını silmiş oluyoruz çoktan.

Neden kendi başına var olamaz kadın? Kadını kendi benliği, yüreği ve beyniyle tek başına tanımlamak neden korkutur bizleri? Özgür birey, özgür toplum ve özgür dünya gibi beylik laflar ederken yaşamın yarısı olan varlığa reva gördüğümüz neden esarettir? Kadın, illa anne, kardeş, eş ya da evlat olarak tanımlanmak zorunda mıdır? Aynı tanımları neden erkekler için kullanmayız peki? Sanırım kadını erkeğe göre tanımladığımız sürece kadın sorunu, bu değirmen daha çok su götürür misali tartışılmaya devam edecek. Kadınların haklı mücadeleleri de hiç bitmeyecek anlaşılan.

Devletlerin yatırım ve istihdam politikalarını eleştiremeyecek kadar devlete ve onun araçlarına tapan insanların kadınlar çalışmazsa bütün erkekler iş sahibi olur demeleri hangi mantıkla açıklanır? Bu konuya matematiksel açıdan bakıldığında iş imkânları ve nüfusu karşılaştırarak böyle bir sonuca varmaları onları haklı çıkarır. Çünkü arz ve talep dengesi gözetildiğinde mevcut iş imkânları ile o işi isteyenleri yerleştirdiğinizde dışarıda kimsenin kalmaması gerekir. Bu da herkesin kaliteli ve insana daha çok yaraşır hizmetlerin sunulmasıyla mümkün. Bütün altyapı, üstyapı, eğitim, sağlık, adalet, ulaşım, haberleşme hizmetlerinde çalışanların sayısının arttırılmasıyla herkesin üretebileceği, ekonomik yaşama katılarak temel ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir dünya her zaman mümkündür. Bu durum çalışan insanların da iş yüklerini hafifleterek daha insani çalışma şartları sağlar. Ayrıca, en basitinden üreten birey mutludur felsefesinin gereğidir. Her bireye mutlu olabileceği imkânların sunulması yaşanılır bir dünya için zorunluluktur.

Kaldı ki günümüzde kadın-erkek ayrımı gözetmeksizin her iki cinsiyete mensup bireylerin yapabileceği işler de vardır. Androjen kişilik olarak tanımlanan bu kavram günümüz modern toplumlarında ekonomik yaşamda gözetilen bir olgudur. Buna rağmen düşünen, eğitim gören, üretmek isteyen ve birey olarak yaşam/özgürlük alanını genişletmek adına çalışmak isteyen bir insanı sırf cinsiyetinden ötürü dışlamak da neyin nesi?

8 Mart’a yakın tarihlerde kadını öven çok sayıda yazı-çizi yayınlanır hep. O kadar övülür, göklere çıkarılır ki dünya toplumları cinsiyet eşitliği konusunu çoktan çözmüş diye düşünürüz. En iyisi mi ben çocuk gelinlerden, kadın sünnetinden, hayatsız kadınlardan ve kadının politik/ticari konulara malzeme yapılmasından hiç bahsetmeyeyim. Bütün bunlara rağmen umut ediyorum ki en çok övülen en çok dövülen olmasın.