medya sensin, paylaş!

EĞİTİMCİ-YAZAR MEHMET BEDİ DEMİR İLE RÖPORTAJ

MEHMET BEDİ DEMİR DEMİR: “ARAP BAHARI SURİYELİ MÜLTECİLER İÇİN BİR CEHENNEM OLDU”

Suriye iç savaşından kaçan sığınmacıların çarpıcı yaşam hikayelerine “insanca” dokunan, incelikli bir edebi işçilikle de bunu kitaplaştıran ( Yarım Kalan Hayatlar” Nilüfer Yayıncılık ), Eğitimci-Yazar Mehmet Bedi DEMİR ile Suriyeli sığınmacıların hayata yeniden tutunma serüvenleri hakkında konuştuk. Eğitimci-Yazar DEMİR; bildiği üç dilin ( Türkçe-Kürtçe-Arapça ) dışında, “gönül dili” dediği tertemiz-sıcak bir dille hemhal olduğu, iç savaş mağduru insanlar için handiyse cehennemden çıkış anahtarı oldu… Suriyeli sığınmacı öğrencilerinin, "bir kahraman, candan öğretmen, baba vb.” sıfatlar atfettiği bu güzel insan, yazar DEMİR; yazdığı önsözde: “ Bana anlatılanları hiçbir gruba endekslemeden, hiçbir anlayışa taraf olmadan ve hiç kimseyi övüp yermeden, sadece insani boyutuyla aktarmaya çalıştığım bu kitapta, herkesin payına düşecek bir dersin olabileceğine inanıyorum. ” diyor. Kitabı sayfa sayfa okurken, bağlayıcılığı olan, ki “yol haritası” kabilindeki bu sözlerine yazarın azami dikkat gösterdiğini görüyoruz. "İnsani bakış" açısının nice acılarla yoğrulmuş bir sevgiyle harmanlandığı bu “Yarım Kalan Hayatlar”, gelecekteki muhtemel tehlikelere de ne denli yakınlaşmış olduğumuzu hatırlatıyor bize.

“Yarım Kalan Hayatlar” kitabının yazarı Sayın Mehmet Bedi DEMİR’i kutluyor; kadim ve de kanlı topraklardaki gönül insanlarının bu saygın çabaya bigane kalmayacağını düşünüyorum.

'Yarım Kalan Hayatlar'ın yolu açık olsun.

Hazırlayan: Metin AYDIN

-Sizi tanıyabilir miyiz?

Kızıltepe özelinde Kızıltepe’nin Bedi Hocası dersem yeterli olur belki, ama daha da açayım. 1963 Mardin/Kızıltepe doğumluyum. İlk ve orta öğrenimimi yine Kızıltepe’de tamamladıktan sonra Giresun Eğitim Yüksek Okulu’ndan mezun oldum. Öğretmenlik mesleğine 1985 yılında Siirt Çınarlısu Köyü’nde başladım. 1990 Yılında da Açık Öğretim Fakültesi İş idaresi bölümünü tamamladım. 1986 Yılından bu yana da Kızıltepe’de görev yapıyorum. 2001-2009 yılları arasında Kızıltepe Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğü görevini yürüttüm ve bu görevi yürütürken “ Ve Kızıltepe ” isimli kitabı yazdım. Özetle söylemem gerekirse; Kızıltepe’de doğup büyüyen ve otuz yıldan bu yana Kızıltepe’ye hizmet eden sıradan bir insan…

-Suriye'de süren savaştan kaçarak Mardin/Kızıltepe'ye sığınmış insanların yaşadıklarını kitaplaştırma fikri nasıl oluştu?

2011 yılında başlayan Suriye İç Savaşı’nın bir sonucu olarak yurtlarını terk etmek zorunda kalan bu insanların bir bölümü de Kızıltepe’ye geldi. Bunların bir kısmı, yabancısı oldukları bu memleketteki hayatlarını bir nebze olsun kolaylaştırma adına Türkçe öğrenmek isteğiyle Halk Eğitim Merkezimize müracaatta bulundular. Arapça ve Kürtçeyi bilmem hasebiyle sınıfıma dahil edilen bu insanlara dil öğretme çalışmam böylece başlamış oldu. Her öğretmenin yaptığı gibi ben de bu öğrencilerimi daha yakından tanıma çabası içine girdim tabi ki. Onları tanımak için kurduğum iletişim sırasında anlattıkları, bende bu yaşananları kitaplaştırma fikrini oluşturdu. Suriyeli sığınmacıların Türkçe öğrenme istekleri ile benim Arapça ve Kürtçeyi bilmem, bizleri bir araya getirmeye vesile oldu. Yani anlayacağınız, onların hayatını benim hayatımla kesiştiren temel neden yazar kimliğim değil, Arapça ve Kürtçeyi konuşabiliyor olmamdı.

-Kitabı okurken insanın içine işleyen/etkileyen duygusal yoğunluğu güçlü bu yaşama tutunma hikayelerini yazmak sizin için zor olmadı mı?

Elbette ki çok kolay olmadı. Zorluk, onları dinlerken başlıyordu zaten. Anlatırken gözyaşlarına boğuldukları anlar çok fazlaydı ve bu yüzden yaptığım çalışmayı sık sık ertelemek zorunda kaldım. Onları dinlediklerimi kısa kısa notlarla yazıya döküyordum ilk olarak. Bu kısa notlar işin en kolay tarafıydı belki. Bu notlar, anlatılanların bedeni gibiydi. Ancak bu notlara ruh vermek gerekirdi ve bu ruhu vererek anlatılanları kaleme almak işin en zor tarafıydı. Tam bir konsantrasyonla empati kurarak notlarımı yazıya dönüştürme çabasında oldum. Siz de kabul edersiniz ki, insan her zaman empati kuramıyor ya da her zaman yaptığı işe konsantre olamıyor. İşte bu yüzden her anınızda yazamıyorsunuz.

- Kitabınızdaki insanlar, Arap Baharı" olarak bilinen kaotik süreci nasıl değerlendiriyor?

Farklı farklı değerlendirmeleri var. Bu değerlendirmeler, yaşadıkları bölgeye göre, inançlarına göre ve fikirlerine göre değişebiliyor. Ama süreçle ilgili farklı değerlendirmelerde bulunan bu insanların ortaklaştığı tek bir nokta var ki o da; Arap Baharı olarak adlandırılan bu sürecin kendileri için bir cehennem olduğudur.

-Hikayelerini yazdığınız bu insanların yakın zaman içinde kalıcı bir barış için umutları var mı?

Yakın bir zamanda olmasa bile kalıcı barışın sağlanması konusunda sahip oldukları umutlarının daima canlı olduğunu biliyorum. Zira yüreklerinde besleyerek büyüttükleri umutlarını asla gömmediler.

-Bu dinlediğiniz/yazdığınız hikayelerin daha büyük resminde neler var?

Vatandaşlık kimlikleri olmadığı için devletin hiçbir imkanından yararlanamayan insanların yaşadıkları travmalardan tutun da baba Esed zamanında başlayıp oğul Esed zamanında devam eden yönetim nedeniyle yaşanan bir yığın sıkıntı var. En önemli sıkıntıların başında ise halkın iliğine kadar işletilmiş olan korku ve bu korkunun büyüttüğü öfkeler söz konusu.Özetle söylemem gerekirse; hikayelerin tamamını okursanız eğer, Suriye’nin savaş öncesi fotoğrafı ile savaşın yaşattığı acıları görmeniz mümkün.

-Kitabınızda hayatlarının yarım kaldığını imlediğiniz bu insanlara nasıl bir tamamlanmış hayat kurgulardınız?

Elbette ki yarım bıraktıkları yerden, hayatlarına devam etmelerini isterim. Zaten kendileri de yarısını arkalarında bıraktıkları hayatlarına geri dönmenin özlemi içindeler.

Evlerini, bahçelerini, sokaklarını özlüyorlar.

Arkadaşlarını, okullarını, sınıflarını özlüyorlar.

Acılarını, sevinçlerini, aşklarını özlüyorlar.

Kuşlarını, ağaçlarını, rüyalarını, hayallerini özlüyorlar.

Kendileri burda, özlemleri orda…

Ve onlar için isteyebileceğim tek şey; özlemlerine geri dönmeleridir.

-Üç dil ( Türkçe-Kürtçe-Arapça) bilmenin kitabın yazım sürecine faydası oldu mu?

Üç dil bilmiş olmanın bir yığın avantajı oldu elbette ki. Ancak benimle onların arasında gelişen ve güçlenen bağın oluşumundaki temele dil bilgimi oturtmam yanlış olur. Zira aramızdaki bağın güçlenmesini, birbirimizi insan olarak anlamamıza dayandırabilirim. Anlayacağınız, konuşabildiğim üç dilden çok hissedebildiğim gönül dili ile bir şeyleri başarabildiğime inanıyorum.

-Eğitimci kimliğinizle Suriyeli mültecilerle güçlü bir empati kurduğunuz görülüyor. Bu süreç nasıl gelişti?

İnsanların diline, dinine, rengine bakmadan, acılarına ağlayabilmemin eğitimci kimliğimle bir alakası var mıdır bilmiyorum ama her şeyden önce insan olmak gerektiğine inanıyorum. Kürt,Türk, Arap, Müslüman, Hıristiyan, Musevi vs vs olmadan önce insan olmayı bilmeyi başardığımız noktadan itibaren her türlü empatiyi kusursuzca yapabileceğimize inanıyorum.

Sanırım ki derslerde geliştirdiğim diyalog sayesinde beni kendilerine yakın buldular. Bu yakınlıktan dolayı da bana rahat bir şekilde açılabildiler. Bana açıldıklarında çektikleri acıları gördüm, gördüklerimi hissettim ve hissettiklerimi de yazıya döktüm. Hepsi bu!

-Kitapta enfes betimlediğiniz Suriye’deki viran kentleri daha önce hiç gördünüz mü?

Hayır, görmedim. Ancak bana anlatılanların içine o kadar çok dalmış olmalıyım ki yazdıklarımı okuyanlar, sanırım ki beni bu şehirlerin içinde yaşayan biriymiş gibi algılıyor. Bu da sanırım ki yazarlık kimliğim adına iyi bir şey.

-Suriye’deki savaşın sonrası için (karakterlerinizi baz alıp) nasıl bir gelecek okuması yapardınız?

Bugün Suriye’de yaşanan savaş, Suriye iç savaşı değildir artık. Üçüncü Dünya Savaşı’nın provası hatta ta kendisidir. Amerika’dan Rusya’ya, Çin’den İran’a ve Almanya’dan Arabistan’a kadar her kes bu topraklar üzerinde iktidar mücadelesi yürütüyor. Emperyal ülkelerin çıkar çatışması sona erene kadar da bu savaşın bitmeyeceğine hiç şüphe yok. Kitapta yer alan karakterlere gelince; onlar tüm Suriye’de yaşanan acılara birer örnektirler. Bu örneklerin gelecekle ilgili olarak sadece ama sadece umutları var ve bu umutlarını da asla kaybetmek istemiyorlar. Bu örnekleri baz alarak tüm Suriye halkının da aynı beklentiler içinde olduğunu tahmin ediyorum. Anlayacağınız, gelecekle ilgili olarak sahip oldukları ve asla kaybetmek istemedikleri tek bir şeyleri var şimdilik. UMUTLARI!..

-Kitabınız yayınlandıktan sonra nasıl tepkiler aldınız?

Kitap şu an için çok geniş bir kitleye ulaşmış değil. Yayınlanalı çok az bir zaman oldu. Ancak Kitabın ulaştığı yerlerden aldığım tepkilerin çok olumlu olduğunu söyleyebilirim. Gerek benimle bire bir konuşanlardan, gerek sosyal medya üzerinden aldığım mesajlardan ve gerekse gelen telefonlardan aldığım tepkilerin tamamı olumlu oldu. Küçücük bile olsa, bazı eksiklerin olduğunu söyleyenler de oldu tabi. Ama söylenen bu eksikler, kitabın geneli ile ilgili olarak aldığım olumlu tepkilerin yanında görünmeyecek kadar küçük kaldılar.

-Son olarak ne söylemek istersiniz? Teşekkürler.

Bu kitabı hazırlama amacımı ifade ederek bitirmek istiyorum. Artık aramızda olup hayatımızın bir gerçeği haline gelen Suriyeli kardeşlerimizle ilgili olarak herkesin kendine göre bir fikri oluşmuş durumdadır. Genel olarak olumsuzluk içeren bu fikirlerin temelinde bu insanların neler yaşadıkları ve hangi koşullarda buralara sürüklendiklerini bilmemek vardır. Ancak, bu kitabın okunması durumunda sahip olunan fikirlerin tamamen değişebileceğine olan inancım, beni bu işi yapmaya itti diyebilirim.

“Yarım Kalan Hayatlar’a” verdiğiniz önemle bana ayırdığınız zaman için ben teşekkür ederim.

Eğitimci-Yazar Mehmet Bedi Demir Facebook Sayfası:

https://www.facebook.com/mehmet.b.demir.7?fref=ufi&pnref=story