medya sensin, paylaş!

DOĞRU KELİMLERİ BULMAK

Geçen hafta İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Democratic Progress Instute (Demokratik Gelişim

Enstitüsü – DPI) ile Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları Merkezi’nin (seçbir) işbirliğiyle bir

toplantı yapıldı. Toplantının konusu “Dilin, Kimliğin ve Medyanın Çatışma Çözümündeki

Yeri” başlıklı bir toplantı yapıldı. Toplantının konusu “Dilin, Kimliğin ve Medyanın Çatışma

Çözümündeki Rolü” idi.

Gerek konuşmacı olarak davet edilen konuklar ve gerek seçilen temalar, toplantının

muradının, süreçte kullanılacak dilin ne gibi özellikler içermesi gerektiğinin tartışılmasıydı.

Türkiye’de devam etmekte olan süreç var. Ama süreç, 6-7 Eylül olaylarıyla birlikte önemli

bir kriz yaşadı. Tarafların, başlangıçta kullandıkları dil krizin atlatılmasına yardımcı olmaktan

ziyade derinleşmesine hizmet etti. Sürecin ruhuna uygun bir dilden uzaklaşıldı. Mevcut

durum, toplantının önemini artırıyordu.

Felakete ve iyiliğe giden yol

Toplantıda David Harland, Bosna ve Tunus’taki deneyimleri merkeze alarak hazırladığı

“Modern Çatışmalar ve Bunların Çözümünde Dil ve Kimlik” başlıklı etkileyici bir tebliğ

sundu. Harland, etkileyici bir özgeçmişe sahip. Birleşmiş Milletler (BM) adına birçok görevde

bulunmuş. Haiti, Priştina ve Doğu Timor’da BM Özel Temsilcisi olarak görev yapmış. Latin

Amerika’da ve Avrupa’da Barışı Koruma Birimi Direktörü olarak çalışmış. Bosna Hersek’te

BM Sivil İşler Başkanı olmuş. Bir Boşnakla evli ve Bosna’da yaşıyor.

Bir çatışmayı sonlandırma niyetiyle girilen bir süreç, kan ve gözyaşı ile de mutluluk ve

sevinçle de. Her iki ihtimalden hangisinin gerçekleşeceğini belirleyen birçok faktör vardır.

Bunların başında, sürecin taraflarının siyasi tercihleri gelir. Harland, felakete veya iyiliğe

giden yolu tayin edenin, öncelikle, tarafların yürüttükleri siyaset ve onların arkasındaki siyasal

destek olduğunun altını çizdi. Bu sebeple

Ancak sürecin akıbeti sadece siyasilerin davranışlarıyla belirlenmez. Sürece yön veren, süreci

kolaylaştıran veya zorlaştıran başka aktörler de vardır. Harland, bu kapsamda, iki aktörün

önemine işaret etti: Biri “elitler”, diğeri ise sivil toplum örgütleriydi. Söz konusu iki aktörün

“barış” fikri üzerinde uzlaştıklarında, toplumun barış istikametinde ilerlemesi daha rahat ve

daha hızlı olacaktı. Aksi durumda, barışa varmanın zahmeti ve süresi artacaktı.

İktidara karşıtlık/barışa karşıtlık

Bu açıdan bakıldığında Türkiye’deki barış sürecinin şanssız olduğu söylenmeli. Türkiye,

büyük bir değişimden geçiyor. Bununla bağlantılı olarak iş dünyasında, medyada, akademide,

vb. birçok alanda yeni elitler oluşuyor. Eski elitler halının altlarından kaydığını hissediyorlar,

güç kaybediyorlar. Bu da iktidar karşı dinmez bir öfke beslemelerine neden oluyor. Öyle ki,

iktidara karşıtlıklarını, iktidarın içinde yer aldığı her şeye – tabii bu arada çözüme ve barışa

da- karşıtlık haline getiriyorlar.

Keza, sivil toplum konusunda da sıkıntı var. En zor günlerde dahi barışı dillendirmiş istisnalar

hariç tutulursa, Türkiye’de STK’lar barışın yapıcı bir şekilde inşa edilmesinde etkin bir rol

üstlenemedi. Gülçin Avşar’ın da belirttiği üzere, ağırlık bir kesimi sol ve seküler düşünceler

etrafında toplanan STK’lar, sürecin başladığı ilk andan itibaren, sürekli “olmaz”ları

hatırlattılar, kalın kırmızı çizgilerden söz ettiler. Süreci kuvvetlendirecek bir pozisyon

almaktan çok onu zayıflatacak bir noktada durmayı yeğlediler.

“Türkiye sivil toplumu, uzaklardan yapılanları izliyor. Zaman zaman eleştirileriyle

taraflara söylemler geliştiriyor. Aksiyoner olamadığı gibi çoğu kez içi boş sloganik

cümlelerle taraflara güvensizlik aşılamayı da ihmal etmiyor. Dahası her kriz çıktığında,

her aksaklık anında sürecin bittiğini dillendirmekten de geri durmuyor... İlerici tutum

almaları, tarafların toplumdaki alanlarını genişleterek rahat hareket etmelerini sağlamaları

beklenen hak örgütleri, tam aksine durdurma söylemlerini kullanmayı tercih etti.” (http://

haber.stargazete.com/acikgorus/baris-vaktiyle-bir-ihtimaldi-ve-cok-guzeldi/haber-963403)

Şiddeti durdurmak

Bir çözüm sürecine çok büyük anlamlar atfedilebilir, ondan çok şey beklenebilir.

Fakat Harland’ın da uyardığı gibi “Bütün barış süreçleri arzu edilen kadar kapsayıcı

olamayabilirler.” Süreçler de önemli olan şiddeti durdurmak ve var olan sorunların çözümü

için bir siyasal çerçeve oluşturmaktır, birikmiş bütün sorunları kesin bir çözüme kavuşturmak

değil.

Türkiye’de bu noktada da önemli problemler var. Bir kesim, barışa mistik bir anlam yüklüyor.

Eşitlikçi, özgürlükçü ve adaletli bir yapı kurulmadan barıştan veya süreçten bahsetmenin

abesle iştigal olduğunu söylüyor. Farklı alanlardaki tüm eksiklikleri gidermeyen yaklaşımın

barış getiremeyeceğini söylüyor. Kadın, çevre, enerji, işsizlik, şehirleşme, vb. tüm konuları

sürece dâhil ediyor, bunlardan birinde veya birkaçında eksiklik olması halinde süreci

yürütmenin imkânsızlaşacağını ifade ediyor.

Yine bu kesim, barışın olabilmesi için tarafların ancak kendilerini tarif ettiği bazı özelliklere

sahip olmasını şart koşuyor. Tarafların kendi ölçülerinde demokrat olmalarını ekolojik

hassasiyet taşımalarını, kadın haklarına duyarlılık göstermelerini bekliyor. Tarafların bu

özeliklerde bir eksiklik taşımalarını onların barışı gerçekleştiremeyeceklerinin bir karinesi

olarak yorumluyor. Aynı şekilde tarafların herhangi bir konudaki yanlışını, hemen süreç

ile ilintilendiriyor ve bu yanlışı yapanın barışı gerçekleştiremeyeceğini belirtiyor. Mesela,

Yırca’daki zeytin ağaçlarının kesilmesini delil göstererek “ağaç kesenle barış yapılmaz”

diyor.

Oysa birikmiş tüm sorunları süreçle birlikte çözüleceğini düşünmek de yanlış, sadece belli

bir kimliği taşıyanların barış yapabileceğini sanmak da. Süreçte nelerin yapılıp, nelerin

yapılamayacağı iyi analiz edilmeli, beklentiler ona göre ayarlanmalı, sürece taşıyamayacağı

kadar ağır yük bindirilmemeli. Aynı şekilde, sürecin taraflarının bizim istediğimiz bir

hüviyette olmaları veya o hüviyete bürünmeleri de beklenmemeli. Sürecin tarafların mutlak

demokrat ve özgürlükçü olmalarını istemek, aslında süreci imkânsız şartlara bağlamak demek.

Ne buna gerek var, ne de hiç kimsenin bu kadar vakti var.

Sözün değeri

Harland, tarafların birbirlerine ve topluma karşı kullandıkları sürecin akıbetini yakından

ilgilendirdiğinden önemle bahsetti. Gerçekten hele Türkiye’de olduğu gibi 30 yıldır hüküm

süren ve onbinlerce insanın hayatına mal olan bir çatışma söz konusu ise, o zaman taraflar

cümlelerini kullanırken daha bir dikkatli olmalılar. Ağızlarından çıkacak olanların önünü ve

arkasını gözetmeleri, toplumun farklı kesimlerinin hassasiyetlerine duyarlı olmaları, vereceği

tepkileri hesaplamalılar. Küçük ve gündelik siyasi menfaatler uğruna zaman içerisinde binbir

güçlükle elde edilmiş kazanımları heba etmemeliler. Kişileri ve grupları “çözüm” ve “barış”

düşüncesi etrafında bir araya getirmek ve onların desteğini kazanmak için taraflar, Harland’ın

deyimiyle “doğru kelimeleri bulmaya çalışmalılar.”

Yürümekte olan süreçte bu konuda da bazı sıkıntılar var. Mesela tarafalar baş başa

görüşmeleri gereken hususları genellikle kamuoyu önünde tartışıyorlar. Polemiklere

giriyorlar, sözün şehvetine kapılıyorlar. Kendilerine karşı söylenenin altında kalmamak için

sürekli çıtayı yükseltiyorlar. Bu da doğru kelimeleri güçleştiriyor.

Bununla birlikte, taraflar son bir haftada doğru kelimeleri bulmakta daha gayretli bir çaba

içindeler. 6-7 Ekim’de yaşanan kırılmayı tamir edecek adımlar atılıyor. Karşılıklı irade

beyanları açıklanıyor, tıkanmış kanalları açmak için tarafların üstlerine düşeni yapacakları

ilan ediliyor. Yani doğru kelimler, tarihi barışı yakınlaştırıyor. O halde bu kelimeleri

kullanmakta ısrar etmek gerekiyor.

bu konuda daha fazla