medya sensin, paylaş!

Almanya’nın Büyük Çaresizliği

„Radikal İslamcı saldırı tehdidi mevcut, ama somut bir saldırı tehlikesi yok“. Alman emniyet birimlerinin bu açıklaması sıradışı değil. Daha önce de Federal İçişleri Bakanları’nın veya Anayasayı Koruma Dairesi Başkanlarını’nın ağızlarından bu cümleyi sıkça duyduk. Ondan anlaşılması gereken; Evet, saldırı yapılacağına dair elimizde genel bir veri veya veriler var, ancak ne vakit ve nereye yapılacağı konusunda somut bir bilgi yok.

Son yıllarda artan radikal İslamcı tehdit nedeniyle Almanya’da bu tür açıklamalar neredeyse ayda bir yapılır oldu. Almanya’dan Suriye ve Irak’a giderek oradaki cihatçı gruplara katılanların sosyal medya ve Youtube’taki paylaşımlarından, aileleri veya arkadaşları ile yaptıkları telefon konuşmaları ile Whatsapp yazışmalarından saptanan saldırı tehdidi bu tür uyarılara neden oluyor.

Cumartesi (28.02.2015) gününden beri Almanya’da selefi grupların güçlü olduğu yerlerden biri olan Bremen’de de benzeri bir „terör alarmı“ geçerli. Polis, ne halen kentte görevli olan polis ve istihbaratçı sayısını açıkladı, ne de bu durumun ne kadar süreceğine dair bir ipucu verdi. Ev aramaları, geçici gözaltılar…Hala bir basın toplantısı bile yapılmış değil. Bu da tehdidin ne kadar belirsiz olduğu, yani durum analizi konusunda Alman birimlerinin ellerinin ne kadar zayıf olduğuna yorulabilir. Çok tehlikeli bir durum ile karşı karşıya olunduğu sonucu da çıkarılabilir, ama öyle olsa futbol karşılaşmaları gibi kitlesel etkinliklere asla izin verilmezdi.

Geçen ay Brauenschweig’da karnaval geçidinin iptal edildiği, ocak ayında da PEGIDA lideri Lutz Bachmann‘a saldırı düzenleneceği yönünde somut bir şüphe bulunduğu gerekçesiyle artık pazartesileri gelenekselleşen PEGIDA gösterilerinden biri bile iptal edilmişti.

Ancak Bremen’deki durum bunlardan da farklı görünüyor. Aslına bakılırsa bundan 3-4 yıl önce Wuppertalli Emrah E.’in yol açtığı dönemkine benziyor. Türkiye kökenli muhafazakar bir ailenin oğlu olan Emrah E., 2010 yılında Türkiye üzerinden Afganistan‘a gitmiş, El Kaide saflarında savaşmak için Almanya’yı terkeden ilklerden biri olarak kayda geçmişti. Emrah E.‘nin ardından küçük kardeşi Bünyamin de bölgeye gitmiş, kısa süre sonra ABD’nin radikal İslamcılara yönelik, insansız hava uçakları ile düzenlediği saldırıda hayatını kaybetmişti. Bünyamin henüz 20 yaşındaydı. Afganistan- Pakistan sınırında, doğduğu, büyüdüğü topraklardan binlerce kilometre uzakta hayata gözlerini yummuştu. Bünyamin’in ölümünden sonra ağabey Emrah E.‘nin „Selahaddin“ adıyla savaştığı El Kaide veya ona yakın gruptan ayrıldığı, İran ve Kenya üzerinden Somali’ye geçtiği ve burada El Şabap milislerine katıldığı biliniyor. O dönem Emrah E., defalarca Almanya Federal Emniyet Dairesi ve istihbarat birimlerini aramış, sonradan öğrendiğimiz telefon konuşmalarında kah somut saldırı planlarından bahsetmiş, kah para talep etmişti. Sonra da Tanzanya’da yakalanıp, Almanya’ya iade edilmişti. Ardından yargılandı ve hapis cezasına mahkum edildi, ama bizim konumuz onun akıbetinden çok, telefon konuşmaları ile Almanya’da 2011 yılında neden olduğu bir nevi olağanüstü hal.

Olağanüstü hal denince Türkiye’deki gibi bir durum anlaşılmasın, hemen hemen sokakta hiç bir zaman polis görmeye alışık olunmayan bir ülkede, Almanya’da kamuya açık alanlarda, garlarda, havalimanlarında özel ekipler araçlarıyla beklemeye başlamış, belli kentlerde aramalar ve gözaltıları yapılmıştı.

Almanya Federal İçişleri Bakanı Thomas de Maiziére, Welt gazetesine bu hafta verdiği demeçte, Almanya’nın radikal İslamcıların hedefi olduğunu tekrarladı ve saldırı tehdidinden bahsetti. Ancak Bakan bu sefer, eskisi gibi noktasal değil, Paris gibi, Kopenhag gibi kentleri ve ülkeleri günlerce diken üstünde tutan saldırılar zincirinden bahsetti. Buna karşı Almanya’nın alması gereken acil önlemler olduğunu ve üzerinde çalıştıklarını vurguladı.

Yalnız hem bakanlar, hem emniyet ve istihbarat birimleri, hem de araştırmacılar sadece güvenlik önlemleri ile sorunun üstesinden gelinemeyeceğinin farkında. Öncelikle radikal İslamın, çoğu Almanya’da doğmuş, büyümüş kişileri neden cezbettiğini kimse tamamen çözebilmiş değil. Daha bu hafta ayrıldığı Türk eşinden olan iki küçük kızını da yanını alıp, Suriye’ye giden, burada El Nusra safında savaşan bir militanın ikinci eşi olan, sonradan Müslüman olmuş bir Alman genç kadının davası başladı. Henüz 30 yaşına bile girmemiş bu genç kadını, iki küçük çocuğunu da yanına alıp, bin bir dümen ile Türkiye’den bir katliamın ortasına gitmeye ikna eden şeyi çözmek gerekiyor. Ya da Dinslaken kentinde doğmuş, büyümüş Mustafa K.‘nin nasıl olup da İstanbul üzerinden arkadaşları ile birlikte Suriye’ye geçtiği, orada gözünü kırpmadan insan katlettiği, hatta kesilmiş iki kafa ile poz verdiğini anlamak gerekiyor. Mustafa ve onunla birlikte Fatih Camii önünde poz veren arkadaşlarından ikisinin de giriştikleri intihar saldırılarında, kendileriyle birlikte onlarca kişiyi ölüme götüren sebepleri bulmak gerekiyor.

Bu konuda uzmanların ve istihbarat birimlerinin araştırmaları, cihatçı gruplara katılımda selefi grupların, orada tanıştıkları arkadaşların etkisinin ve onların sokakta Kur’an dağıtma faaliyetinin etkili olduğunu ortaya koydu. Gerçi, radikal islamcı gruplara katılan gençlerinin çoğunun uyuşturucudan gaspa, hırsızlıktan adam yaralamaya uzun sabıkaları olduğu da bir diğer gerçek. O halde gençleri suça, suçtan da radikal İslamcı gruplara yönelten nedenleri bulmak için harekete geçmeli. Bunu farkeden bir çok eyalet, radikalleşmeyi engellemek, radikalleşti ise ona ve ailesine yardım etmek, hatta IŞİD vb yapılara katıldıysa telefon veya ınternet üzerinden dönüşe ikna etmek, dönmelerine yardım etmek üzere projeler başlattı. Bu gençlerden birinin öyküsünü bütün Almanya bu hafta televizyondan izledi. Türkiye kökenli Almanya doğumlu bir genç, Türkiye’den Suriye’ye nasıl geçtiğinden, orada IŞİD saflarında yaşadıklarına dair ayrıntılı itiraflarda bulundu. Böylece ilk kez Alman kamuoyu, dönen birinden somut bilgiler aldı. Uzmanlara bu bilgilerin doğruluğu teyid ettirildi.

Bu bağlamda Almanya’daki radikalleşmeyi engelleme yönünde bir başka tartışma daha başladı. Avusturya’da parlamentodan geçen İslam Yasası’ndan sonra acaba Almanya’da da benzeri bir yasal düzenleme olmalı mı? Olursa insanların radikallemesini engeller mi? Geçen hafta Hristiyan Birlik (CDU-CSU)partilerinden bir grubun, bir öneriler kataloğu hazırladığı yönünde ipuçları kamuoyuna yansımıştı. Bu hafta, biri Türkiye kökenli 4 politikacı ve vekilin hazırladığı öneriler kataloğunun kimi maddeleri kamuoyuna yansıdı. Yurtdışından imam gelmemesi yönündeki talep, bunlardan en fazla tartışılan oldu. CDU’nun önde gelenlerinden buna epey destek de geldi. Mesela Federal Meclis Başkanı CDU’lu Norbert Lammert, imamların Almanca bilmesi gerektiğini söyledi. Hristiyan Birliğin Din Politikaları Sözcüsü Franz Josef Jung ise, imamların vaazlarını Almanca yapması gerektiği yönünde açıklamalarda bulundu.

Yeşiller Eş Genel Başkanı Cem Özdemir ise buna sert biçimde karşı çıktı. İnsanların hangi dilde ibadet edeceğine karışılamayacağını söyledi. Bir çok Müslüman kökenli de bu görüşü savunuyor.

Yine CDU’nun ağır toplarından Julia Klöckner de, burkanın kamuya açık alanlarda yasaklanması önerisini ortaya attı. Son aylarda iyice ayyuka çıkan bu tartışmalar bir tek şeyi gösteriyor, o da Almanya artan radikal İslamcı gruplarla, onların ideolojileri ile nasıl mücadele edeceği konusunda somut bir plana sahip değil. Onlarca yıl kendisini bir göç ülkesi olarak bile tanımlamayan, dört milyon Müslüman ülkeden gelmiş göçmenine rağmen onların dinini, geleneksel yapısını bu ülkenin bir parçası saymayan Almanya’ya şimdi acı bir fatura çıkıyor.

Bu nedenle Almanya sadece son dönemde sadece çıkan yangınları söndürme çabasında. Sorunun özüne inemedi bile. Sorunun asıl muhatabı olan Müslüman cemaatler ise, „Ama Katolikler, Protestanlar, Ortodokslar, Yahudiler şunu şunu yapabiliyor. Bize gelince neden sorun oluyor, bu ayrımcılık“ demekle meşgul. Aslında haklılar. Hiç kimse bir insana hangi dilde ibadet edeceğini söyleyemez. Diğer taraftan Müslümanlar kendilerini Katoliklerle, Protestanlar, Yahudiler ve Ortodokslar ile karşılaştırırken aynı zamanda kendini de sorguluyor mu? Elimize doğan, üzerine titreyerek büyüttüğümüz, bizimle yiyen, içen, acıları ve mutlulukları paylaştığımız evlatlarımız nasıl olur da gider kafa keser, işkence eder ve köle pazarından kadın satın alır? Anasını, babasını, kardeşini Allahsız olmakla suçlar, bize bu kadar yabancılaşır?

Büfeden şeker veya sakız çalan, sınıf arkadaşı ile dövüşen çocuğunun yaptıklarını bile sorgulayıp, "Nerede hata yaptık" diyen anne, babanın, „ama bunun din ile alakası yok…“ demesi sadece kendini avutması olur!

@topcuelmas