medya sensin, paylaş!

''1915 OLAYLARI ve BİZ NERESİNDEYİZ''

Osmanlı'nın yıkılışı ile Türkiye'nin kuruluşu arasında oluşan, iktidar boşluğunda, dönemin İttihat ve Terakki kadrolarının talimatlarıyla gerçekleşen ''Ermeni Soykırımı'' meselesini üzerinden 100 yıl geçmiş olmasına rağmen hala aynı sıcaklıkla tartışıyoruz. Bir tarafta Anadolu'nun kadim halklarından Ermeni toplumunun o dönemlerde yaşadığı travmaya tanıklık ederken, öte yandan savunmasını ''ama onlarda bizi katlettiler'' ya da ''Devlet, kendi ulus tanımı bekası için olması gerektiği gibi davranmıştır ve iyi de yapmıştır'' gibi bir karşıt savunma ile yapan resmi ideoloji yanlısı reaksiyonları gözlemliyoruz. Diğer yandan da tarihleri, oluşumları ve birliktelikleri çokta temiz olmayan bazı devletlerin konuya müdahil olarak taraf olma gayretlerini hayretle izliyoruz.

Yüzyıllar boyunca süregelen sömürgecilik anlayışı ile bu emperyalist ve kapitalist devletlerin Afrika'da, Güney Amerika'da ve Orta Doğu'da kendi çıkarları için nasıl soykırımlar, katliamlar yaptıklarını da unutmuş değiliz, en azından değilim. Ortada kendi gerçeklikleri var iken, Türkiye'ye karşı takınılan bu hasmane ve her defasında fırsat kollanan tutumların tarihsel ve dinsel perspektifte, kendi açılarından anlaşılabilir bir çok gerekçesi vardır. En basiti ile AB'ye alınmayışımızın ana gerekçelerinden de biri olan ''Hristiyanlar Kulübü'' dayanışmasının hortlamasıdır. Başka bir deyişle, Müslümanlara ve İslam dinine karşı sürdürülegelen ön yargı ve ayrımcılığın ve özellikle son dönemlerde artan İslamofobi faaliyetlerinin alan bulabildiği her zeminde, bu fikre uygun olarak ortak davranış almalarıdır. Asıl amaçlarının; hakikatlerin ortaya çıkması, insan hak ve özgürlükler bağlamında tarafların sulh içinde tarihleri ile yüzleşmelerinin olmadığı gün gibi aşikar iken, samimiyetlerinden de haliyle kuşku duyuyorum.

Evet, Dünya'nın bütün coğrafyalarında kan izi vardır. Bu yönü ile özellikle büyük devletlerin hiçbirisi masum değildir. Sömürgecilik anlayışının hakim olduğu yıllarda özellikle Afrika ve Güney Amerika ülkelerinde uygulanan insanlık suçları, 1.Dünya Savaşı sırasında yapılan etnik temizlikler, 2.Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya'sının Yahudi Soykırımı, 90'lı yıllara doğru Yugoslavların Boşnaklara uyguladığı etnik temizlik, Çinde Uygur Türklerine, Myanmar'da Müslümanlara yapılanlar, tarihin sayfalarına birazcık yolculuk yapanlar için çok kolay ulaşılabilen trajedilerdir. Daha kapsamlı bir araştırma ile, Almanların Çingene ve Yahudi Katliamları; Fransa'nın Cezayir ve Ruanda Katliamları; Rusya'nın Tatar ve Çerkez Katliamları; Sırpların Boşnak Katliamı; Amerika'nın Kızılderi, Vietnam, Japonya, Irak Katliamları; Çin'in Tiananmen ve Uygur Katliamları; İngilizlerin Hint ve Aborjin Katliamları; Irak'ın Halepçe Katliamı ve beraberinde Afrika'da, Güney Amerika'da emperyalist bloğun çıkarları uğruna göz yumduğu, iş birliği yaptığı 10'larca katliama daha tanıklık etmiş bu Dünya'nın katliamlardan katliam, soykırımlardan soykırım beğenmek gibi bir lüksü asla yoktur. Bu yüzden insanlık suçları; salt bir başına dinlerin, ırkların ve coğrafyaların meselesi değildir. Bakmayın Papa'nın ve emperyalist devletlerin konu ile alakalı takındıkları pozisyonlara; zira ''gerçek'' tarihin ışığında aydınlanır, onların söylemlerinde değil.

Tüm bu saydığım emperyalist devletlerin tutumlarından bağımsız olarak, bireysel tutumum ortada amasız bir ''Ermeni Soykırımı'' girişiminin olduğudur. Dönemin şartlarının ağır olması, ortada bir iktidar boşluğunun oluşu ve savaş koşullarının nicedir yaşanıyor olması gibi mevcut gerçeklikler Ermenilere yapılan kıyımı hiçbir haklı bir gerekçeye yerleştiremez. Buna ne insani ne de vicdani olarak bir kılıf bulunamaz. Çünkü apaçık bir şekilde, dönemin kadroları tarafından Osmanlı İmparatorluğu'nun kalıntıları sonrası Fransız milliyetçiliğinden esinlenip farklı etnik ve inançlardan arındırılarak kurulmak istenen yeni ''Sunni/Ulus'' eksenli bir devlet inşa etmenin temelleri atılmak istendi. Bu bağlamda da yapılması düşünülen ilk şey savaş koşulları ve bazı isyancılar da bahane edilerek Anadolu nüfusunun içinde önemli bir ağırlığı olan gayrımüslim Ermeni toplumunu tehcir etme yolu ile ana vatanlarından (Anadolu) koparmaktı. Şimdi çoğunuzun dediği tehcir soykırım demek değildir savunması bana manasız geliyor. Zira ortada iktidarca alenen tasarlanan ve sonuçları öngörülerek 100'binlerce insanı göç ettirmeye zorlayan realiteler silsilesi mevcuttur. Hali hazırda durum böyle iken, neticesinde de 100'binlerce insan ölmüş iken ve Anadolu'yu oluşturan Ermeni nüfusunun ne hikmetse 1915'lerden sonra toplam nüfusa oranı (yüzde) %15 oranından, (binde) %15 oranına gerilemiş olması meselenin özünü anlama ve kavrama açısından bize biraz ipucu verdiğini düşünüyorum.

Doğrudur, analitik bir düzlemde ben ve sizler yani hiçbirimiz gün itibari ile 100 yıl önce işlenen bir insanlık suçunun vebalini yaşamıyoruz. Zerre kadar bir suçumuz da yok. Lakin mesele ne kadar suçlu olduğumuzdan çok meselenin nasıl tanımlanması gerektiğidir. Zira Türkiye'yi oluşturan kadroların yapmış oldukları bu suçu yapanlar sırf benim atalarım diye ve öldürülenler başka bir dine, ırka mensup diye bizden yana taraf olmam gereği, bana göre daha büyük bir sorundur. Çünkü tarihsel yaşanmışlıklara dair oluşacak tavırlarımız milliyetçilik ve dinsel referansta yol aldığı sürece, sağlıklı değerlendirmeler yapmaktan epey uzaklaşırız. Pozisyon alışlarımız objektif gözle oluşturduğumuz doğrularımız istikametinde ve vicdanımızın bizi sürüklediği yerde konumlanmalıdır. Bu yüzden Ermeni Halkına yapılan bu insanlık suçunun ''amalarla'' izahının anlamsızlığı ve konuyu tamamen ırkçı bir gözlemle değerlendirmenin hiç sağlıklı olmadığını düşünüyorum. Biz ancak halklar olarak sorunlarımızı biz bize çözersek, sorunları halletmiş olacağız. Birisinin sorunu başka mecralara taşıması, diğerinin sorunu hiç yaşanmamış gibi kabul etmesi gibi bu dönemde artık bir kabule sığmayacak yaklaşımlarla ele almak, bizlere hala ve hala aynı sorunların ekseninde dönmemiz dışında bir getirisi olmayacaktır.
Dillendirilen şey; ''Arşivler açılsın, geçmiş dönem raporları incelensin.'' tezidir. Gözden kaçırılan şey ise; Teşkilat-ı Mahsusa ve İttihat- Terakki Cemiyeti'nin 1915 öncesi ve sonrası dönemine dair istihbarat ve devlet tutumunu alenen beyan eden raporların ve belgelerin topyekün yakıldığı veya yok edildiğidir. Osmanlı'nın 1. Dünya Savaşı'nı kaybettiği ve Jon Türk hükümetinin düştüğü dönemde, bu kurumlara ait bütün arşivlerin imha edildiği gün gibi aşikar iken, hangi arşivleri açmamız bizi mutlak hakikate ulaştıracaktır. Üstelik olası sonuçlarını da göz önünde bulundurarak hangi devlet, kendi aleyhine bir çalışma yürütme samimiyetinde durabilir. Bununla birlikte Ermeni tarafının kendi arşivlerini açması beklentisi bence çok akla yatkın değildir. O dönemde bir birlik, bir devlet oluşumu içinde olmayan bir toplumun hangi arşivlerinden söz edebiliriz? Bu yüzden bu arşivleri açalım söylemlerinin bizi bir hakikate götüreceğinden şüpheliyim. Türkiye ve Ermenistan Devletlerinin öncülüğünde ve bağımsız şekilde objektif bir tutum takınabilecek uluslararası kamuoyunun da katkıları ile ''Hakikatleri Araştırma Komisyonu'' kurulmalıdır. Döneme dair Osmanlı, Eski Sovyetler Birliği, Yeni kurulan Türkiye ve Ermeni toplumunun sahip olduğu bütün belgeler, raporlar, değerlendirmeler titizlikle incelenmelidir. Devletin resmi ideolojilerinden bağımsız olarak akil insanların, tarihçilerin ve bilim adamlarının denetiminde bu iş bir çözüme kavuşmalıdır. Elbette o dönemin trajedisini hissetmemiz bugün itibari ile beklenemez. Ama Türkiye toplumunu oluşturan unsurların 100 yıl öncesinde yaşanmış bu kıyıma tek yürekten bir özür borcumuz olduğu gerçeğini de gözardı etmemeliyiz. Bence Ermeni toplumu çoğunluğunun beklediği şey, o dönemde gerçekleştirilen kıyımlar sonrası hak talep etme iddiaları değil; bilakis insani bir pozisyon olarak, acılarına ve tarihlerine saygı duymamız gerekliliği noktasına bizi taşımak gayretleridir.

Kati suretle Türkiye ve Ermenistan olayların iki tarafı olarak birbirleriyle yüzleşmek zorundadır. İnkar politikası ile, restleşme politikası ile ve toplumları milliyetçilik saflarında sıklaştırma şovenistliği ile barıştan ve çözümden yana tavır almamak doğru değildir. Bu süreçte konunun özüne dair etkin bir farkındalık yaratan Ermeni lobi faaliyetlerine karşı; Türkiye Hükümeti'nin 24 Nisan 1915 Olaylarını Anma Günü'ne denk gelecek şekilde ''18 Mart'' patentli ÇANAKKALE DESTANI gibi bir kahramanlık hikayesini ''Ermeni Meselesi'' karşıtlığında kullanması, öncelikle tarihe yapılmış bir saygısızlıktır. 100 yıldır, 18 Mart olarak kutladığımız bu anlamlı günün, siyasi ve stratejik kirli hesapların bir parçası olmasını kabul edemiyorum. Çanakkale Destanı mizansenli bir reklam filminde, ana fikre kendisini koymasını saymıyorum bile... Meselenin çözümüne dair pozitif katkılar sunacağımıza, çocukça bir karşı politika ile Çanakkale Destanı'nı 24 Nisan'da anmaya ve bu sayede Dünya kamuoyunun ilgisini ve algısal bakışını başka bir alana kaydırmaya kalkışıyoruz. İşte 100 yıldır ötelenen, konuşulması 'vatanseverlik' zırhıyla ile katiyen yasaklanan meseleye bakış açımızı özetleyen şey tam olarak budur. Sırf bu sığ yaklaşım bile mide bulandırıcıdır. Bir devlet, bir iktidar anlayışı bu kadar aciz duruma düşecek karşı hamleler yapmamalıdır.

Objektif bilim ışığında incelenen tarih asla yalan söylemez ve bizler tarihimizle yüzleşmekten korkmayalım. ''Türkler, Ermeniler, Kürtler vs. kutsal ırklardır, hata yapmaz'' gibi fanatizmin doruklarında gezinen düşünceleri artık bir yere bırakalım. Bakınız yıllardır '' aslında Kürt diye bir şey yoktur, dağda yaşayan Türklerdir'' bunlar saçmalığından; Kürtlerin tüm özlük hakları ile var olduklarına rötarlı ve bedeller ödeyerek de olsa ikna olduğumuz gerçek dünyaya iştirak ettik. Artık birbirimize geç kalmayalım ve hiç yere toplumları kin ve nefret tohumları ile ayrıştırmayalım. Bilinmelidir ki, tarih bizi bir konuda haksız çıkarsa bile, biz aidiyetlerimizle daha sağlıklı ve daha bağlı bir şekilde yaşamaya devam edebiliriz. Hani derler ya sevabıyla günahıyla diye... Bunu yapabiliriz. Sonuçta ne Türk Türklüğünden, ne de Ermeni Ermeniliğinden bir şey kaybeder. Aksine herkes kazanır. Çünkü sadece BARIŞ kazanır.